::://

• 5/1/2006 - laiklik sözlükte durduğu gibi durmaz!

 

BAŞÖRTÜSÜ HURAFEYSE GAZİLİK VE ŞEHİTLİK NE?

İbrahim PAŞALI - İstanbul Kriterleri sf.54

 

Hurafeler bizim için ne anlam "taşıyor"? Hurafeler, trenin rayları gibi sabit, yaygın ve genelde de "boş"turlar. Genelde "boş" olan şeylere onca zahmet harcamak, bel bağlamak akıl kârı mıdır? Trenin raylar üstünde gitmesi gibi, hakikatler de hurafelerin üstünde gider gelir. Onlar sayesinde ihtiyaç duyduğumuz hakikatlere kavuşuruz. Başörtüsü hurafeyse gazilik ve şehitlik başka bir şey midir? Onların "taşıdığı" anlamı görmeden neyi görebiliriz ki? Anadolu'ya ilk seferleri düzenleyen gaziler ve şehitler anılmadan Türkiye'den bahsedilemez. Ne ilginçtir ki "Modern Türkiye" de gazilik ve şehitlik üstüne kuruldu! İddia edildiği gibi laiklik üstüne kurulmadı. Laiklik bu binanın temeli değil, planda olmayan, sonradan binaya eklenmiş balkonudur. (Bizim mimarimizde balkon yoktur, avlu vardır.) Laiklerin veya laikçilerin, ki aralarında sadece nicelik farkı var, Müslümanlığa ve müslümanlara yukarıdan bakmalarının, küçük görmelerinin nedeni de budur. Balkondan avluya inip de küçümsedikleri şeylere bir de yakından bakabilecekler mi? Hakikatlerin balkondan hamaset gibi göründüğünü, söylediklerimizin tehdit değil tesbit olduğunu görebilecekler mi?

 

Başörtüsü Türkiye'nin kuruluşundaki yerine konulmazsa, bir süre sonra sıra gazilik ve şehitlik taşlarına gelir. Şayet laiklik adına temeldeki bu gazilik taşını da çekecek olursanız, İslami bir kavram olan gazilik üstüne kurulmuş bir ülkeyi yerle bir eder, Türkiye'nin "altında" kalırsınız. (Gazilerle eşkıyalar arasındaki farkı görmek isteyenler, fethedilen şehirlerin tek tek özelliklerine bakabilir, bunların çoğunun ekonomik bir değeri olmadığı halde uzun süre kuşatıldığını görebilirler.) Buraya kadar tartıştıklarımızı şovenizm veya hamaset zannedenler, zaten Türkiye'nin altında kalmışlardır. Bu paragrafın dokuzuncu cümlesine bir kez daha baksınlar, lütfen. Belki böylece yaptıklarının hatadan başka bir şey olmadığını görmüş olurlar. Veya Türkçe'yi yabancı sandıkları Arapça kelimelerden temizlemeye çalışırken, bir yandan da hep beraber Leylim Ley şarkısını söylemeye devam edebilirler. O zaman biz de kendilerine Leylim Ley'deki "leyl"in, gece anlamına gelen Arapça bir kelime olduğunu hatırlatırız. Irklar üstü olan Türkçe'ye ırkçı bir gözle, dinler üstü olan İslam'a da laik bir gözle bakmaya son verilmelidir.

 

I.Dünya Savaşı'nda bizi yok olmaktan kurtaran, Türkiye'yi Türkiye yapan müslümanlığı hovardaca harcayıp Türkiye'yi laik yapmak adettendir. Hukuksuzluktan şikayet edip de Türkiye'nin bir hukuk devleti olması için mücadele edenlerin, hukukun/hakların muğlak şeyler üstüne kurulamayacağını öğrenmiş olmalarını beklerdik. Hiçbir ilişki muğlaklık üstüne kurulamaz; kurulsa da yürümez. Türkiye'de laiklik kadar muğlak ne var? Türkiye'de laiklik üstüne kurulmuş ne var? Türkiye'de başat öğenin İslam olduğu ortada değil mi? Bunu görmemek için laik olmak gerekiyor galiba? Ya da tırnak içinde "İslamcı"? Muhkem (açık, seçik, net) olan şeyler, muhkemat (temel) olabilir. Çoğu insan temennileriyle hakikati birbirinden ayırt edemiyor. Adını sürekli duyduğumuz, fakat kendisini sadece kağıt üzerinde ve resmî müsamerelerde gördüğümüz "laik Türkiye"nin varlığına kimler ve neler şahitlik yapabilir? (Şıracıların şahitliğini yeterli görenleri, Erovizyon izlemekten alıkoymayalım.)

 

Laik olan devlettir, Türkiye değil. Laiklik iddia edildiği gibi bir yaşam tarzı olsaydı, bu "laik tarz"ın eserlerini yaşamın her alanında görmemiz gerekirdi. Başta gül ve bülbül sembolleriyle her daim Son Peygamber'i anan, sürekli "aman" (Ebced hesabıyla Allah) diyerek Allah'a yakaran Türk Müziği; Safranbolu ve Ohri'deki dünyaca meşhur "Türk evleri"nde çok net görülebileceği üzere, haremlik-selamlık üstüne kurulu olan, teknik imkanlarına sahip olmasına rağmen camiden yüksek binaya müsaade etmeyen Türk mimarisi; İslam'ın hukukla eşanlamlı olduğu, hukuk dışı her şeye, bu yüzden, gayri meşru diyen Türkçe; İslam'ın "hilâl", O'nun peygamberinin "yıldız" olduğu Türk bayrağı; merkeze camiyi ve mezarlığı koyan, bütün yolları camiye çıkartan, her meydana çeşme yerleştiren Türk şehirciliği; harama yer vermeyen Türk mutfağı ve benzerleri müslümanlığın ve müslümanların eserleridirler. Aynı zamanda depreme dayanıklı olan, haremlik-selamlık üstüne kurulu olan ve UNESCO'nun -güya- koruma altına aldığı Türk evlerinden başka gidecek evimiz yok. Güneş görmedikleri için insanın ömrünü azaltan, insanın beden ve ruh sağlığını tehdit eden laik toplu konutlardan bahsedebiliriz, ama laik Türk evi diye bir şeyin varlığından bahsedemiyoruz. Toprağı bol olsun, laik Türk mimarı Vedat Dalokay'ın eseri olan, minareleri füzeye benzeyen o temelsiz caminin "laik Ankara"da bile inşa edilememesi üstünde düşünmeyi ihmal etmeyelim. Kendinden önceki İslam mimarisine yaslanmayan, kendinden öncekilere sırtını dönen o temelsiz cami başka temelsiz bir ülkede inşa edilebildi: Pakistan'da. Adı da Faysal Mescidi oldu. Anadoludaki Ulu Camilerin, Sultanahmet, Selimiye ve Süleymaniye Camii'nin yanında Faysal Mescidi'nin gecekondu gibi kalacağını erbabı bilir, herkes öğrenebilir.

 

 

Devlet değil de iddia edildiği gibi Türkiye laik olsaydı; gıda ürünlerinin üstünde, örneğin şayet domuz ürünü ise sadece bilgilendirmek amacıyla bir uyarı olurdu. Türkiye müslüman bir ülke olduğu içindir ki neredeyse bütün gıda ürünlerinin üstüne "ürünlerimizde domuz yağı yoktur" uyarıları özellikle konulmakta, İslam hukukuna göre üretim yapıldığı sürekli vurgulanmaktadır.

 

Türkiye'yi laik bir ülke zanneden, tartışmalardan bunalıp "bu ülkeyi kavgasız dövüşsüz nasıl paylaşabiliriz" sorusunu soran entellektüeller, bir mirasyedi görüntüsü sergiliyorlar. Paylaşmaktan bahsettikleri şey(ler)i korumaktan ve çoğaltmaktan bahsetmemeleri dikkate şayandır. Paylaşmaya değer gördükleri şeylerin, devamlılığını nasıl sağlamayı düşünüyorlar?

 

Türkiye'de çoğu entellektüelin içkisidir laiklik. Şişedeki rakı misali, laiklik de sözlükte durduğu gibi durmuyor. Ağza alınmaya görsün, etkisini hemen gösteriyor: Görüş bulanıklaşıyor, muhakeme duruyor, anonimleşmiş hayaller hakikat sanılıyor, en büyük hakikatler bile görünmez olabiliyor. Yok edilemeyenlerse, adet olduğu üzere yok sayılıyor. Laikliği ağzına alan çoğu insanın hakikatleri hamaset, kendi hayallerini hakikat sanmaları bundan olsa gerek. Kendilerini "laikçi" değil "laik" olarak tanımlayan birçok entellektüelin, hem de "İslamcılar"ın bazı yayın kuruluşlarında, "laik bir ülkede müslümanları rencide etmeden nasıl bir yaşam kurabiliriz?" sorusunu seslendirdiklerine ve bu "hassasiyet"lerinden(!) ötürü de tebrik edildiklerine aşinayız. Sağolsunlar, lütfediyorlar! Merkez olduğunu bilmeyen veya bilse de merkezi dolduracak çapı olmayan kimi "İslamcılar" için, yok sayılmaktansa azınlık olarak görülmek büyük nimet olsa gerek? Dostlar alışveriş görsün... Laiklik üstüne kurulmadı Türkiye. Laiklik için savaşmadı bu millet. "Dar-ul İslam" olan bu topraklar, İslam toprağı olmaya devam etsin diye savaşıldı.

 

Bizim müziğimizle tanışmak isteyen yabancı arkadaşlarımıza, Klasik Türk Müziği'nden, Tasavvuf Müziği'nden ve Halk Müziği'nden başka dinletebileceğimiz, ayrıca "laik" bir müziğimiz mi var? Müslüman mahallesinin serserileri bile müslümandırlar ve akılları başlarına geldiğinde bu muhkem hakikatleri yineleyip dururlar. Müslüman mahallesinin serserisi Karacaoğlan'ı, "laik" sanmak bu ülkedeki okur-yazarların ortak vebalidir. Karacaoğlan hakkındaki birçok kitap ve yazıda hep aynı cümle karşımıza çıkar: "Karacaoğlan, dindışı halk edebiyatının en büyük şairidir."

 

"Akılları yoktur küfre uyarlar

İmanları yoktur cana kıyarlar

Başlarına siyah şapka giyerler

Beğleri var bizim beğe benzemez"

 

Müslüman olmayanlara akılsız diyen Karacaoğlan "dindışı" değil de 'diniçi' şair olaymış, kim bilir neler yazardı! Mahallemizin serserisi Karacaoğlan bile hayati meselelerde duracağı yeri bilir:

 

"Sultan Süleyman'a kalmayan dünya

Bu dağlar yerinden yarılır bir gün

Nice bin senedir çürüyen canlar

Hakkın emri ile dirilir bir gün"

 

"Ne güzel yapıldı cennet yapısı

Çok aradım görünmedi kapısı

Benim korktucağım Sırat köprüsü

Cehennem üstüne kurulur bir gün"

 

"Karac'oğlan der ki konup göçersin

Ecel şerbetini bir gün içersin

Sen Sırat köprüsün bir gün geçersin

Amelin eline verilir bir gün"

 

Türkü olarak da söylenen bir başka şiirinde, "Ak göğsün arası zemzem pınarı/İçşem öldürürler içmesem öldüm" diyen Karacaoğlan; güzelliğin ölçüsünü yine müslümanlıktan alıyordu. Müslüman kişi için bir şey zemzem suyuna benzediği kadar güzeldir. Mahallemizin velileri de delileri de bizimdir. Karacaoğlan da zannedildiği gibi "dindışı" biri değil mahallemizin günahkar serserisidir...

 

Türkiye'de kültür felsefileşmiş kültürdür ve bu felsefileşmiş kültürün hamuru İslam'dır. Dünyada halk müziği ve edebiyatının örneklerine bakıldığında; konuların ve kullanılan dilin genelde basit olduğu, argonun epey yer tuttuğu görülür. Bira içerken geleneksel Alman şarkıları söyleyen Almanların ağzından Kant, Goethe veya Rilke kokan hikmetli, şiirsel cümleler duyamayız. Amerikalı kovboyların ağzından derin ve hikmetli sözler çıkabileceğini düşünecek kadar hayal gücü geniş olan var mı? Dünyada çok az milletin kültürü, felsefileşmiş kültür basamağına çıkmıştır. Bugün türküleri dinlerken bile "çok derin sözler" duymamızın nedeni, tekkeler vasıtasıyla halka irfan taşınmış olmasından başka bir şey değildir. Mahallelerde bir nevi konservatuar işlevi de gören tekkeler, musiki eğitimi verilen, seslerin de terbiye edildiği yerlerdi. Bugün kulak tırmalayan ezanlar duymamızın nedeni tekkelerin kapatılmasından başka bir şey değildir. O tekkelerin Kurtuluş Savaşı'nda direnişi örgütleyen yerler olduklarını nasıl da unuttuk?

 

Bu satırlar hem laik hem de "İslamcı" okuyucunun birçoğunu rahatsız edebilir. Ama hakikat, rahatımızdan daha önemlidir. Rahatı mı istiyoruz, hakikati mi?

 

yorum (1) :: yorum yaz :: bağlantı

• 4/1/2006 - küçük cenaze..

 

 

REKLÂMLARDA YAŞAMA
Sezai KARAKOÇ

 

Hep çocuk kalacak o
Elinde ekmek gülen çocuk
Bu çocuğun ilerisi yok
Bu çocuk ne iyi ne neşeli

 

Bir işi yapmak için geldi
Bütün çocukların bir anı onda
O anı yakalamak için
Anneler anne olurlar

 

yorum (1) :: yorum yaz :: bağlantı

• 4/1/2006 - bir markasın artık

 

SİZ BİR ÖMÜRSÜNÜZ

İbrahim SADRİ - Paramız Yoksa da Haysiyetimiz Var sf.128

 

İnsan, tuhaftı.

Olmadık işler için olmadık şeyler kuruyordu kafasında.

Chevningon pantolonunuzla bindiğiniz belediye otobüsünde 501 Levi'sli biri sizi piyastos edebiliyordu pekala.

Ya da Benetton sarısı yağmurluğunuz orijinal Lacoste trençkotlu biri karşısında Harbiye otobüs durağında sürklase edilebiliyordu.

Her an herşey olabiliyordu anlayacağınız..

Palmoliveniz kepeğe karşı etkili olamayabiliyor, Rejoiceniz saçlarınızın ahenkle dansetmesini başaramayabiliyor, ve siz bir yandan Pantene kullanıyor diğer yandan ise vicdanen müteessir oluyordunuz.

Yaz-kış demeden Algida yemenize, patatesin Superfreshini tercih etmenize, Tobleronenin çukulatası için olmadık parendeler atmanıza rağmen ödenmemiş su parası sizi acz içinde bırakabiliyordu.

Oysa çok iyi biliyordunuz ki Sana annenizin, Luna sizin, Becel ise kalbinizin dostuydu.

Ace'nin beyazlığı ile Axion'un beyazlığı arasında bir nebze de olsa bir fark husule gelmeliydi.

Kosla kullanmalıydınız, nerede kullanacaksanız artık.

Sizin telecardınız diğerlerini dövmeliydi.

Coca Cola içerken neden içtiğinizi, Pepsi içerken neye benzediğinizi, RC Cola içenlerin IQ'larının baremini merak etmeye başladığınız an, kafanızda bir şimşek çakmıştı hani:

Ford, şampiyonlar liginin resmi sponsoruydu.

 

Aklanmak istiyordunuz.

Signal iki kat koruyor, Calgonit üüf beyazlatıyordu.

Sırıtabiliyor, dişlerinizi göstere göstere gülebiliyor, Ariellenmiş pamuklu Abbate gömleğinizle farkedilebiliyordnuz.

Çok kuşkuya da yer yoktu aslında.

İyi ki Gibbs vardı.

Dixi'nin köpüğü bile ayarlıydı. Üstelik Ona açık sarıydı. Bizim Yağ ailemizin yağıydı. Daha ne olsundu!..

Sabah okuyordunuz hem siz.

Arcopal yemek takımınız aslanlar gibi geliyordu, yetmişaltı kupon sonra.

Bir Laguna'ya dönüşüyordunuz bazen.

Citroen xsara için 74 saat ayakta sallanabilecek gücünüz bile vardı.

Sağduyunuz size Fulda önerse de, Fabuloso diyordunuz ısrarla.

Belirli bir cüz-i iradeniz bile vardı.

Hiç Beymen'den giyinememiş olsanız bile, Fanatik bir Taraftar'dınız aslında.

Pamukbank genç bankaydı.

Sizin yatıracak paranız olmasa bile, bu gerçek değiştirilemiyordu.

Şimdi bir Milka'nız olsaydı mesela, asla altınıza sızdırmazdınız, çünkü ultra primalı olarak tezahür ediyordunuz nasılsa.

Herkesinki kadardı sorunlarınız.

 

İşte yaz gelecekti ve Showpa devremülkünüzde Nivea'nızı yedirecektiniz bronzlaşma eğilimleri gösteren cildinize.

Petar Naumoski'nin artık Efes Pilsen'de oynamıyor olması, Tuborg'un kral bira lüks bira olduğu gerçeğini acaba ne kadar zayıflatıyordu kim bilir...

Kimbilir Duru ne kadar beyaz bir sabundu...

Akşama gelecek misafirleriniz vardı.

Arçelik buzdolabında ise Dardanel Ton'unuz.

Televizyonda film izlerken zaman zaman Karaoke yapmak geçiyordu içinizden.

Komşularınız size gıpta ediyor, kapıcınız acaip saygı duyuyordu Telefunken televizyonu ile, Flat Square'nize..

 

Sonra birgün kapınız çalındı.

Bir paket Selpak mendil ve yumuşak Solo tuvalet kağıdı oturmaya geldiler.

Mahcup oldunuz.

Onlara ikram edebilecek bir Old Spice'niz bile yoktu.

Hatta o karışıklıkta ABC alarak neden daha fazla ödemediğinizi bile izah edemezdiniz.

Sizi en son Adidas'larınızı ayağınıza çekip attaya giderken görenler oldu.

Sahici bile değildiniz.

Neticede bir Doritos Panço gevreği kadar bile olmadan, bir kola şişesinin içinde yaşamaya mahkum edildiniz.

Temyize bile gidemediniz.

Çünkü temyiz Opel Agila'sına binip bilinmeyen ufuklara doğru yola çıkmıştı bile.

Size kala kala şişeniz kalmıştı.

Sin ne cinsiniz!..

 

yorum (yok) :: yorum yaz :: bağlantı

• 17/12/2005 - vincit omnia veritas!

 

ferdinand hodler

 

BEN BU ÇAĞDAN BİR KERE DE ŞEREFİMLE GEÇECEĞİM

LAZIM GELEN GÜLLERİ GÖĞSÜME GÖMMÜŞTÜM

BİRLEŞMEMİZ RADİKAL OLACAK

BEN KAN VERECEĞİM

BUNU DAHA ÇOK KÜÇÜKKEN

BİR FİLMDE GÖRMÜŞTÜM!

Ah Muhsin ÜNLÜ

 

Ah laikse aşkımız elbet biter bir kışbaharyaz günü

Gözlerin uçurumlar kaydeder avuçlarıma

Bir çınar gövdesini bir hamle daha yayar

Üç içbükey komodin silah çeker vurulur

Sen gidersin denklem düşer ben aşk olduğumu ağlarım

Bir kelebek konduğu yerde bir mayın olduğunu anlar.

Ben dünyaya karşı 'durmak' ile meşhurum

Olma! Yokluğun dudağıma laciverd lavlar bırakır

Nasıl çekip gitmiş bir şaman

Çekip gitmiş bir şaman değilse en çok

Benim gibi sonsuz bir at

Hiç koşmuyorken de attır!

 

Biliyorum lir sızmıyor şakaklarımdan

Ve yüzümde şeyh çıldırtan yarıklar da yok

Annem beni hep çok sevdi kız gördüm mü ağlıyorum

Modern bir alışkanlıktır ölmek, seni doğasıya seviyorum

BEN SANA DÜZENLİ OLARAK TELEFON EDİYORUM!

Vincit omnia veritas!

Belki inanmayacaksın ama ben bu şiiri ellerimle yazıyorum sevgilim

Çünkü benim gömdüğüm kızlar ara sıra boğulur

Ve laik aşk çarpık toplumlaştırır, doğurma ne olur.

Sirk deseler tek hırkam var, çatışmada bıraktım

Şimdi gidip Beckett okuyacağım, beni de seyret Tanrım!

Öfkemi devletle bir toprağa gömüyorum

Aklımsa çamura saplandı saplanacak

Şems çeker çıkarır kitabı havuzdan; kuru

Ertan, alsana şu tüfeği duvardan benim ellerim ıslak.

 

yorum (5) :: yorum yaz :: bağlantı

• 16/12/2005 - kitapların adında saklıdır hikayemiz

 

KİTAPLARIN ADINDA SAKLIDIR HİKAYEMİZ...

Mehmet EFE - Mızraksız İlmihal sf. 132

 

İnsan: Bu meçhul ve İnsanın Kökeni nedir?

 

Bir Değirmendir Bu Dünya ve sıra bize gelmişti. Yaratılış Gayemiz ve Vazifelerimiz nelerdi? Gençliğin Izdırabı'ydı bu. Gençliğin Ruhi ve Manevi Problemleri vardır. Bu Ülke'de yaşamak zorundaydık. Bu Ülke, Yağmalanan Ülke Türkiye'ydi. Yani bu ülke Dikenli Bir Yol'du. Yolda da İşaretler ve Aklı Karışıklar için Kılavuz'lar vardı. Yoldaki İşaretler'i izledik. İşaretler ve Sorular, bizi Cevaplar'a getirdi. Yollar vardı ama Duvarlar da vardı. Gerçi, Her Duvar Bir Kapıdır ama Denize Açılan Kapı hangisiydi? Modern İnsanın Çıkmazı'ydı bu. Çağdaş Temel Konular, Çağdaş Fikir Akımları, ve İnançlar vardı.

 

Ve Göçmenlerin Kimlik Arayışı, Yolların Ayrılış Noktasında İslam'ı buldu. İşte bu, Karanlık Gecelerin Nurlu Sabahı'ydı. Bir Vicdan Uyanıyor'du. Din Bu'ydu. İslam'ın Çağrısı'nı duyduk ve Huzur Sokağı'na yani İslama İlk Adım'ı attık. Bunun adı, Şeytanizme Rağmen İslami Uyanış'tı. Yaşayan Cahiliye içinde Yeni Bir Nesil Yeni Bir Toplum doğuyordu, doğmalıydı. Özlenen Şafak, İslam Toplumu'ydu. Ama önce, Müslüman Olmam Neyi Gerektirir'di? Örneklerle İslam Ahlakı edinmeliydik ve Peygamberimizin Hayatı, Sahabe Hayatından Tablolar gerekliydi bize. En azından, Ana Hatlarıyla İslam Hukuku'nu, Ana Hatlarıyla İslam Ahlakı'nı, Ana Hatlarıyla İslam Felsefesi'ni öğrenmeliydik. Doldurduk ceplerimize, Cep İlahi Kitabı'nı, Cep Şafii İlmihali'ni, Cep Boyu Kur'an'ı. Niçin Allah'a İnanıyoruz dedik ve Kur'an'ın Gölgesinde bulduk hakikati. Gördük ki İslam: Fikir-Hareket-İnkılap'tan ibarettir. Önce fikir dedik: Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler'de bulunduk ve İslam Dünyası'nda Düşünce Sorunları'yla tanıştık. İslam'da Helaller ve Haramlar nelerdir? İslam Prensipleri nasıldır? İslamda Sosyal Adalet nasıldır? İslam Toplumunda Dayanışma nasıl olacaktır? İhya-i Ulumi'd Dinin gerekliliği hangi boyutlardadır? İslam Hukukunda Zaruret Hali nasıldır? Kur'an'ın Öngördüğü İnsan kimdir? Hepsini öğrendik.

 

İslamda Tenkit ve Tartışma Usulü'ne uygun olarak, Müslüman ve Para, İslam Ekonomi Doktrini ifade edilmeliydi. Alışverişte Vade Farkı ve Kar Haddi neydi? İslam'da Hükümet nasıl oluşurdu? İslam Devleti olur muydu, olursa İslam Devletinde Mali Yapı, İslamda İş ve Ücret hukuku, İslamda Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri nasıl olurdu? Çağdaş Ekonomik Meselelere İslami Yaklaşımlar'da bulunulmalıydı. İktisadi Kalkınma ve İslam, Para Faiz ve İslam; nerede, nasıl ve niçindir? Faizsiz Banka olur mu olmaz mı? Bunun yanında İslam'da Şura nasıldı?

 

İslam'da Dört Evlilik ve Resulullah'ın Çok Evlenmesinin Sebepleri de bilinmeliydi.

 

Cinlerin Esrarı, Ondokuz Efsanesi'yle çözülebilirdi.

 

Ama tabii, Müslümanlar Gayri Müslimlere Nasıl Davrandı ve nasıl davranacaktı, bu da önemliydi. Emperyalizmin Özellikleri de Bize Ne Oldu'ğunu ortaya çıkaracaktı. Bu arada İdeolojik Savaş Ajanları'na da çok dikkat edilmeliydi. Beynelminel Yahudi, Yeryüzünün Lanetlileri'ydi ve Tanrıların Arabaları Ne Demekti? İnsanın Dört Zindanı vardı ve bir de Yenilenme Bilinci'ne ihtiyacı vardı. Ruh Terbiyemiz de bizi Aydınlıklara Doğru yürütecekti.

 

Bu Meseleler ve Çözümleri, Modern Dünyada Geleneksel İslam'la çok zordu. Ancak Rabbani Toplum'la İstikbal İslamın'dı.

 

Medeniyet ve Modernizm, birer dindi. Öyleyse, Dine Karşı Din!

 

Vakti Kuşanmak Gerektir, Yavrulara Din Dersleri, Kızlar İçin İrşad!

 

Böylece az çok Davet Yolu belirdi. Ama İslama Davet Metodu açık-seçik olmalıydı. Davetin Esasları konmalıydı. İslamın Genç Davetçileri'ne, Dava ve Davetçinin Hatıraları aktarılmalıydı. Konuşmalar, Allah Erine Hitabeler yapılmalıydı.

 

Red Yazıları yazılmalıydı. Bu yazılar Sakıncalı Yazılar olmamalıydı ki Faydasız Yazılar olmasın. Sonuçta İslami Hareket başladı. Kelam Açısından İnsan ve Fiilleri değil, İslami Hareketin Dinamikleri konulmalıydı. Rasullerin Yolu, Toplumsal Hareketlerde Yöntem'in kaynağıydı. İslam'ın Evrensel Çağrısı duyurulmalıydı.

 

Müslümanların Dünü Bugünü Yarını anlaşılacaktı. İslam Medeniyeti'nin Geleceği, Mehdi ve Altınçağ'dı.

 

Sonra birden, İslam Devrimi oldu ve İran'la Hikayemiz başladı. Bu arada, Mekke'ye Giden Yol, İpekyolundan Afganistan'a uzandı. İran'a Nasıl Bakmalı, Tekfir Olayı'nı nasıl çözmeli ve Örgütteki Casus'ları nasıl ortaya çıkarmalıydı? Ama şurası kesindi ki Yitik Cennet, Devrim'di.

 

İslam Savaşçısına Notlar, Mücahideye Notlar verilmeliydi.

 

Devrim ve Terbiye şarttı. Bombacı Parmenides'ler de gerekliydi.

 

Ben Bir Müslümanım ve Müslümanca Yaşamak zorundayım dedik. Bu da Allah'tan Başkasına İbadeti Red demekti. Öyleyse, İslamın Siyasi Yorumu yapılmalıydı. Çağdaş İslami Siyasi Düşünce gerekliydi bize ve Dört Mezhebin Fıkıh kitabı, Günümüz Meselelerine İslami Çözümler getiremiyordu. Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması gerekiyordu. İçtihad neydi Müçtehid kimdi? İmamlar ve Sultanlar bir din getirmişlerdi. Ama Bu Din Benim Dinim Değil'di. Bize, Kur'an Eczanesinden Kurtuluş Reçetesi lazımdı. İyi ama Kur'an'ı Nasıl Okuyalım, Nasıl Anlayalım?

 

Kur'an'da Dört Terim vardı. Temel Kavramlar'dı bunlar. Kelimeler ve Kavramlar bize yeni ufuklar açtı: Tevhid ve Şirk'ten ibaretti tarih ve Her Nemrud'a bir İbrahim isterdi, Tağutlar Hükmedince, Cihad icab ederdi. Hak Batıl Savaşının Tarihi Serüveni buydu. İşte Rabbani Yol ve Sünnetullah!

 

Dünden Bugüne Şeytan ve Dostları, İslamı Yıkın, Müslümanları Mahvedin demişti.

 

Çağdaş Kavramlar ve Düzenler, Marksizm ve Diğer Batı Düşünceleri, Yahudi Meselesi, Evrim Teorileri, Şeytan Rivayetleri, Taşlaşma ve Çağdaşlaşma; bütün bunlar Yirminci Asrın Cahiliyeti'ydi. Asrın Getirdiği Tereddütler'i yenmeliydik. Biz Hangi Dünyada Yaşıyoruz dedik. Ya Yeni Bir Dünyaya Uyanmak gerekiyordu ya da Gelin Bu Dünyayı Değiştirelim!

 

Modernleşmek mi, İslamlaşmak mı, İşte bütün mesele!

 

Aydınların Din Saptırması ve Bilgisiz Müslümanların İslama Zararları vardı.

 

Bir yandan, Günümüz Meselelerine Fetvalar üretmeliydik, bir yandan da Çağdaş Müslüman Kimlik Krizi'ni halletmeliydik. Resul (s.a.)'ın Kıymetinin Büyüklüğü ortaya konmalı, Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti, anlatılmalıydı. Coğrafi Keşiflerin İç Yüzü gösterilmeliydi. İslam Dünyasında İngiliz Emperyalizmi vardı. İslam Etrafındaki Şüpheler giderilmeliydi. Bir Başka Açıdan Kemalizm de incelenmeliydi.

 

Yaşadığımız Günler, Furkan Günleri'ydi.

 

Yaşadığımız Çelişkiler'i, Vahyin Kılavuzluğu Altında çözecektik. Kendini Mahkum Eden Batı, İslamın Vaadettikleri'yle Kurtulan Toplum'dan dersini almalıydı.

 

Allah ve Modern İlim, Modern Bilimin Arkaplanı, İlmin Işığında Darwinizm, Bilgi Bilim ve İslam açıklanacaktı. İslam Açısından Sosyalizm, İslam Kapitalizm Çatışması, Teknolojinin Ötesi bilinmeliydi. Gündemdeki Konular öğrenilmeliydi.

 

İslami Devlet, bir Yürek Devleti'ydi. Kim Savaşım Verebilir'di? Sehpalarda Hayat Var'dı ama Mücahid Kim'di? Üstelik Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı'ydı?

 

Dosyalar'a bakıldı: Açe Sumatra Dosyası, Sokoto Dosyası, Patani Dosyası ışık tuttu: İslam Savaşçıları, Devrimin Çakıl Taşları'ydı. Bir Namludur Yüreğim demeliydiler. Ve Cihad Köfte Salonu'nda yemeliydiler.

 

Ve Güçlenen İslam'ın Yankıları duyuldu.

 

Yüzlerce İnsan, Sahneden Mabede, Yeşilçam'dan Kabeye, Zilletten İzzete Zulmetten Nura döndü.

 

Gerçek İslam konuşuyordu: Çağdaş Truva Atı Demokrasi'den çıkan askerler, Medeni Vahşet işlemişti. Batılılaşma İhaneti'ne karşı da Surat Asmak Hakkımız'dı. Darü'l-İslam, Darü'l-Harp olmuştu!

 

Ülkemi arıyorum. Özal'ın Günah Galerisi Türkiye Nereye Gidiyor? Demokrasi Risalesi'nde Laiklik bizi eziyordu. Ama biz, Var Olacağız Eylüllere Rağmen dedik. İnsanlığın Dirilişi, Aydınlık Savaşçıları'nın İdeolocya Örgüsü'yle mümkündü.

 

Derken, Davet Yolunda Engeller başladı.

 

Kılık Kıyafet ve İktidar, Başörtüsü Yasağı'nı getirdi. Zaten Doğuda ve Batıda Din Devlet İlişkileri hep böyle değil miydi? Öz Yurdunda Garipsin! Müslüman Kızın Din Kitabı, Müslüman Kadının Fıkıh Kitabı aşağılanıyordu.

 

Dokunmayın Bacıma!

 

Bacımın Gözyaşları Ne Zaman Dinecek?

 

Ayağıma Zincir Vurmak Niye?

 

Sitem'ler, Figan'lar ayyuka çıktı. Kadınlara Hitap edildi. Kültürümüz ve Kadınlarımız açıklığa kavuşturuldu. Kadının Yeri anlatıldı. Gazeteci Mehmet, Haberlerin Ağında'ki İslam'ı kurtarmaya çalıştı.

 

Çağımızdaki Kadın Sorunu: Sistem İçinde'ydi.

 

Kadın. Kadının Çıkış Yolu neydi?

 

Kadın Nedir'di?

 

Sonra yasak kalktı ve Mahkum Duygular'la inleyen kızlara, Güvercin Gerdanlığı takıldı.

 

Sonuç: İslam'da Kadın Tesettür ve İzdivaç!

 

Değişik Evlenme Adabı örnekleri çıktı.

 

Davet Yolunda Dökülenler de oldu. Ne de olsa her şey, bir Heyelan gibiydi.

 

Maznun Minyeli Abdullah’ın Tarihçe-i Hayat’ı, Bebeğimi Büyütüyorum’la devam edecekti... AMA birden, Sarıldığım Soğuk Bir Ceset demeye başladı.

 

"Sesim Bana Yetmiyor!" dedi.

 

Baktı ki, Siyah Deri, Beyaz Maske; maske düşünce, İslam'da Talak'ın hükmü başgösterdi.

 

Kar Gibi Eriyeceğiz diye inledi Abdullah. Hicret Günleri, Dullar Kampı başladı.

 

Aynada Batan Güneş miydi bu, Sistemin İntikamı mıydı?

 

Kader Kapımı Çaldı,

 

Ayrılık Benimle Kaldı,

 

Ruhumda Darp İzi Var,

 

Derdimi Seviyorum

 

demeye çalıştı ama, Öfkenin Sonbaharı gelmişti... Şafakta On Gün kalabilmişti Abdullah.

 

Yükseliş ve Çöküşün Sebeplerini düşündü.

 

İslami İdealler ve Gerçekler, Yanık Buğdaylar bırakmıştı geriye.

 

Ümmet yıkılıyordu. Ümmeti Yıkan, İthal Çözümler miydi onu da bilmiyordu.

 

Ama artık ne Feteva-i Hindiyye coşturuyordu onu ne de Ali Haydar Elifbası.

 

Öze Dönüş, Yitik Benlik'le tanıştırmıştı onu.

 

Guruba Yaklaşırken, "Ana!.." dedi Abdullah: "Anne-Baba Biz Suçluyuz!" dedi.

 

Bunca Tuğyan, Bunca Issızlık!

 

Şimdi Ağlamak Vakti Abdullah!

 

Kimse aldırmıyordu ona.

 

Terleyen Duvarlar içinde "Bize Nasıl Kıydınız?" dedi kendi kendine...

 

Bir Başkaldırının Anatomisi, İsyan Eşiği'nde yığılıp kalmıştı.

 

"Ertelenen İslami Hayat" diye bir kitap okuyordu Abdullah...

 

- Abicim abicim, siz hepsini okudunuz mu bu kitapların?

 

Sıratta BİRKAÇ İnsan'ız ama kitaplarımız PEK ÇOK.

 

Bir Neslin Gözyaşları bunlar...

 

yorum (2) :: yorum yaz :: bağlantı


1- Ender Doğan - Ben Bu Yolu Bilmez İdim
2- İ.Coşar - Semadan Sırr-ı Tevhidi Duyan
3- Murat Aldemir - Giderem Men Tebriz'e
4- Ömer Faruk Tekbilek - İstanbul
5- Göksel Baktagir - Çılgın
6- Gökhan Kırdar - Tanbron
7- Feyruz - Atini Ennay Oua Ranni
8- Elene Karaindrou - Adagio
9- Ennio Morricone - Chi Mai
10- Selçuk Küpçük - Anılar Defterinde

| NE DİNLEDİK? |



THE WILD ONE (1953)

Yönetmen: László Benedek
Oyuncular: Marlon Brando

biz hep deriz zaten: "marlon brando.. adamın adı bile fiyakalı" diye. marlon brando'yu marlon brando yapan filmlerden biri de budur işte. e yukarıda görüldüğü gibi yüzyılın en klas fotoğraflarından birini de afiş yapmışlar. daha ne olsun? "yürü ya kulum" derler adama..


" a crowd is easier to control than an individual. a crowd has a common purpose. the purpose of the individual is always in question.. "

stephen soderbergh'in "kafka"sından

::: AH+HA v1.3 :::

| KAFA KAĞIDI | CEMAZİYELEWEL |

Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:23
Önceki Sayfa | Sonraki Sayfa
1024x768. Firefox öneririz