::://

• 3/9/2006 - esrarkeş taksici

 

MEMLEKETTEN ÜMİDİ KESEYİM DERKEN...

Hakan ALBAYRAK - Milli Gazete, 31.08.2006

 

Çankaya’ya gitmek için Kızılay’da taksiye bindim.

Arabada tuhaf bir koku.

"Kusura bakma" dedi pala bıyıklı, külhanbeyi kılıklı, cüsseli mi cüsseli şoför; "Çin-Çin’e uğradım, bir cigaralık alıp içtim…"

Mesafe kısa ama memleket Türkiye; ille de muhabbet:

 

- Ne iş yapıyorsun birader?

 

Gazetecilikten anlamam, hele objektif gazeteciliğin kenarından bile geçmem, haddime düşmese de militan olarak görürüm kendimi, yine de "Gazeteciyim" dedim ne hikmetse.

 

- Gazeteci mi?

- Evet.

- Sana bir soru soracağım.

- Buyurun.

- Bu Amerika var ya…

- Evet?

- Bu Amerika bize de saldırır mı?

 

Adamın korktuğunu sandım, halt ettim, rahatlasın diye "Şu an için öyle bir tehlike görünmüyor" dedim, Amerika’nın Türkiye’ye mütemadiyen saldırdığı fikrini kendime saklayarak.

Adam hayal kırıklığına uğramasın mı?

"Keşke saldırsa!" dedi.

 

- Niye?

- Şöyle: Bu şerefsizler önlerine gelen memleketi istila ediyor, çoluk-çocuk demeden önlerine geleni öldürüyor, kimse bunlara bir şey demiyor, kanıma dokunuyor. Diyorum ki: Türkiye’yi de istila etseler, Ankara’ya kadar gelseler, ben de şu arabadan inip bir tanesini alnından vursam, onlar da beni kurşuna dizseler de şehit olup direkt cennete gitsem… Bizim günahımız çok birader, başka kurtuluşumuz yok."

 

Şu işe bakın…

Tam memleketten ümidi keseyim diyorum, esrarkeş bir taksi şoförü ümidimi tazeliyor!

 

yorum (3) :: yorum yaz :: bağlantı

• 28/4/2006 - mutlu doğum!

 

mevlana idris

 

bağlantı

• 9/4/2006 - nurullah genç'in cismaniyetinden istimdat

 

 

:::// AH+HA yazıyor..

 

Yıllardır merak eder dururum. Tamam, alışmak lazım; "bizim mahalle" kendi sürgünlerini budamakta, yanındaki-yöresindekini gözden kaçırmakta şöhret sahibidir. "Eloğlu"na ulûfe dağıtırken omzubaşında saf tutanları iteleyivermede, misafir cemaati abdest sormadan kürsüye-mihraba buyur ederken yıllarca aynı mescitte berdevâm olanları "cep"te görmede dost ve düşmanın ittifak edeceği bir maharete mâlikiz; kabul. Muhabbet havarilerinin her daim mütebessim yüzlerinde de, aykırılığı sebeb-i varlığı sayan güzide kardeşlerimizin delişmen gözlerinde de hep aynı edâ; karşı evlerin penceresi önünde iflah olmaz aşıklık tavrıyla serenât, "bir kırıntı yeter kereminizden" mealli şirinlikler..

 

Yine de deli gönül, gecenin bir yarısında bile akla ziyan sorulardan kendini sakınamıyor, durup da klavyesine sarılıveriyor işte. "Otuz senenin sonunda Necip Fazıl'ı milliyetçi-muhafazakâr çizgiye kıstırıp defterini düren bu piyasadan Nurullah Genç'in hakkını sormak delilik değil, zırdelilik!" diyor içimden bir ses; gelgelelim benim kısır klavyem nedense bu gece beni dürtüklüyor, bir türlü vazgeçemediğim saplantılarımdan birinin kucağına davrandırıyor; "hadisene!" diyor. Kıvrak, kırılgan, kırık.. klavyem.

 

Efendim soru(n)un özü-esası şu: Bu ülkenin şiir atlasında Nurullah Genç diye bir isim var mıdır, yok mudur? Varsa ne yana, nasıl düşer; düşerse neden biri kolundan tutup da bir gün olsun kaldırmaz kendisini? Senelerdir camia etrafında birilerine öykünüp de çiziktirmeye başlayan "yeni yetme"lerden kel-keleş karalamarıyla "geleneksel" (gelenek? ha, gelen vardı da "ek"leri de oldu şimdi) şiir gecelerinin demirbaş kadrosunda yer kapanlara, münzevî mütefekkir ayağına yatanından "eleştirmensiz mahalle buldum, poetikasız gezeyim" uyanıklarına kadar herkes birilerinin iliğinde-kliğinde emecek bir yer tutar, dilinde-dergisinde gezinir de, bu adamcağıza bu lütuf neden çok görülür, bir Allah'ın kulu da çıkıp "birader, bu adamın hakkını teslim etmeli!" demeye neden yeltenmez, merak eder dururum. Samimane, gerçekten samimane bir merak.

 

Memleketimizin ilim-irfan hayatında mühim yer sahibi, necip gençliğimizin nadide başucu kaynaklarından biri olan bir "sözlük"te, romantizmin aydınlanmaya, özellikle de Almanya'daki aydınlanmış despotizme cevap olarak doğduğu belirtilmiş. Anlaşılan o ki biz henüz yeterince "aydın"lanamadık, hatta bu "aydınlanma"yı yeterince despotlaştıramadık ki erken vazgeçtik romantizmden. Tabii her sistemde kaçaklar olur; olur da onlar artık "sızıntı" mı olur, düşük mü, orası gören gözün, akleden kalbin insafına havale.. Şöyle Cezmi Ersöz'den başlayıp Yılmaz Erdoğan'dan çıksak, sistemin kaçakları mevzuunda elimizde epey malzeme olur herhalde. Ha bir de İbrahim Sadri'miz var ki apayrı bir fasıldır; nasip olursa o dosyayı da etraf-ı erbaasıyla, cihat-ı sittesiyle açarız inşaallah.

 

Sizleri fazlaca meşgul etmek derdinde değilim. Nasıl olsa gayemizin ne olduğunu kısa bir girizgahtan sonra yukarıda birdenbire açıkladık, üzerine söyleyecek çok fazla şeyim olmadığını da gönül rahatlığıyla belirtebilirim. Derdim ortaya attığım yukarıdaki soru etrafında dallanacak cevaplardan hareketle etrafımdakilerin ve yorgun beynimin anlayış seviyesi hakkında bir fikir edinmek. Fakirin yıllardır dillendiregeldiği bir tez vardır: Bu ülkede Nurullah Genç'ten önce Sezai Karakoç diye bir adam yaşamamış olsa idi, ve N.G. de bugün elimizdeki bakiyesinin onda biriyle karşımızda duruyor olsa idi, biraz da şöyle şair takımına yaraşır bir esrarengizliği bünyesine hapsedebilse idi (ne bileyim, güncel mevzular üzerine kendisine tevcih edilen her suale şöyle "camiada on kaplan gücünde" cevaplar verse, ya da yakın edebiyat tarihimiz üzerine kelam ederken alçak dağlarla arasında kreatif bir bağ bulunduğunu vehmetse idi) bugün biz onu belki de Türkçe'nin yaşayan en pırıltılı şairi olarak selamlayacaktık. Ne ki, kendilerine piyasa tarafından "hüznün kofti şairi" muamelesi çekilmekte, bitmeyen tekrarının kalplere usanç verdiği klişesi gitgide bir dogma halini almakta..

 

Bakınız, bunu inkar edecek değilim. Tabiri caizse marulun göbek kısmını elinde tutan bu adamın yaprakları fazlaca çoğalttığı, dallandırıp budaklandırdığı doğrudur. Gelgelelim kendi tohumuyla kendi bitkisini yetiştirme derdindeki bu adamdan inatla başka şeylerin bahçıvanlığını yapmasını beklemek mantıklı mı? Tariften hareket edersek, sadece aydınlanma öncesi ve/veya sonrasının şiirini yazma derdindeki bu şairden ısrarla kendi tornistanımıza uygun bir şiir beklemenin ve istediğimizi bulamayınca da onu ademe mahkum etmenin fikir namusuyla telif edilebilecek bir yanını göremiyorum. Bir de şu var: Nurullah Genç, soğrula soğrula büsbütün yoz ve kısır bir görüntü veren dilimize/şiirimize yepyeni, taptaze kelimelerle yeni bir ruh aşıladı; damarlarındaki kanın yeniden deveranını sağladı. Ve bunu ne eskici dükkanından fırlamış bir edayla, ne orijinal, cins kelimelerin kara suratlarından maskelere sığınarak, ne de kendini bir sentez saçmalığına bırakarak yaptı. Kendi tohumuyla, kendi soluğuyla.. Birkaç mısraını okur okumaz "bu filan şair işte" diyebileceğiniz kaç adam tanıyorsunuz, doğrusu merak ediyorum.

 

Benim meraklarımın sonu yok, en iyisi bir yerden (ortalardan bir yerden) mevzuya girmek: Şiir ne yana düşer abiler, Nurullah Genç ne yana düşer?

 

(cemaat.com'dan)

 

yorum (6) :: yorum yaz :: bağlantı

• 23/3/2006 - çanakkale hurafeleri!

 

HURAFE DEĞİL YARBAYIM İNANÇ; "HUSUSİ İNANÇ"

Ahmet Turan ALKAN - Zaman, 18.03.2006

 

Çanakkale Harbi’nin 91. yıldönümü töreninde konuşan Kurmay Yarbay ilginç değerlendirmelerde bulunmuş, okuyalım: “Tarihi, kendi ideolojik görüşleri çerçevesinde ve kişisel çıkar elde etmek amacıyla hareket edenler tarafından yapılan tanıtımlarda akıl almaz tarihi yanlışlıklar yapılmaktadır.

 

Bazıları bu zaferlerin temelinde yaşanan gerçekleri doğaüstü olaylarla, hurafelerle izah etmeye kalkışsalar da gerçeği bizler değil savaştığımız o günkü düşmanlarımız kabul etmektedir.”

 

Meğer bu sitemlerin asıl muhatabı Çanakkale ile ilgili dini mahiyetteki televizyon kanallarında yayınlanan çizgi filmler imiş.

 

Yarbay haklı. Demeye getiriyor ki, Çanakkale’de işin içine melekler, evliyalar, görünmez kuvvetler karışmadı; harbi tasvir ederken realizmden şaşmayalım, hadiseyi olduğu gibi görelim!

 

Öyle yapalım: Meselâ işe Çanakkale cephesinde onca Alman erkân-ı harp zâbitinin, Alman malzemesinin, neferinin ve silahının mevcudiyetini izah etmekle koyulalım; düvel-i muazzama birliklerini cepheyi terk etmeye zorlayan askeri baskının hangi bileşenlerden oluştuğunu da tahlil edelim. Von Der Goltz, Liman Von Sanders gibi Alman paşalarının nasıl olup da o esnada Beşinci ve Altıncı Osmanlı Ordusu Kumandanı sıfatlarını ihraz edebildiklerini de halkımıza izah edelim.

 

Hazır işe başlamışken üniversite mezunları da dahil olmak üzere bütün “okumuş ve okumakta olan” eğitimli çocuklarımız arasında anket yaptırıp, Çanakkale Harbi esnasında cepheyi bilfiil yöneten kumandanın adını soralım; doğru cevap verenlere (nasıl olsa beşi-altıyı bulmaz) birer Cumhuriyet altını verelim.

 

Sonra şey yapalım meselâ: Birkaç dakika sonra muhakkak vurulup öleceğini bile bile askeri sığındığı siperden fırlayarak taarruz emrine (yani ölüme) itaate sevk eden âmilleri araştıralım; araştıralım ki hiçbir hurâfe kalmasın ortalıkta. Elimiz değmişken Çanakkale’deki kara çatışmalarında Türk birliklerinin niçin çok yüksek ölüm oranıyla vuruşmak zorunda kaldığını da anlatalım.

 

Bu psikolojik faktörü bakınız, 19. Fırka Kumandanı Miralay Mustafa Kemal Bey, Maydos’tan 2 Temmuz 1915 tarihinde Fransız hanım arkadaşı Madam Corinne’e yazdığı mektupta şöyle izah ediyor:

 

“Gece gündüz her gün çeşitli toplardan atılan şarapneller ve diğer mermiler başlarımızın üstünde patlamaktan hali kalmıyor. Kurşunlar vızıldıyor ve bomba gürültüleri toplarınkine karışıyor. Gerçekten bir cehennem hayatı yaşıyoruz. Çok şükür, askerlerim pek cesur ve düşmandan daha mukavemetlidirler. Bundan başka hususi inançları, çok defa ölüme sevk eden emirlerimi yerine getirmelerini çok kolaylaştırıyor. Filhakika onlara göre iki semavi netice mümkün; ya gazi veya şehit olmak. Bu sonuncusu nedir bilir misiniz? Dosdoğru cennete gitmek. Orada Allah’ın en güzel kadınları, hurileri onları karşılayacak ve ebediyen onların arzusuna tabi olacaklar. Yüce saadet.”

 

İşte, tâbir aynen böyle, “hususi inanç”; hurâfe filan değil! İşbu hususi inançtır ki, Osmanlı askerlerinin (artık “Mehmetçik” demiyoruz malumunuz olduğu üzre; kızıyorlar; “ne alâkası var” diyorlar!) Miralay Mustafa Kemal Bey’in tâbiriyle, “çok defa ölüme sevk eden emir”lere itaatlerini kolaylaştırmaktadır.

 

Şimdi sual şudur Yarbayım: Eğer bu askerleri bile bile ölüme sevk eden “hususi inançları” olmasaydı, bırakınız Çanakkale cephesini, en küçük eşkıya müsâdemesi bile kazanılabilir miydi?

 

“Ben hurâfeyi eleştiriyorum, inancı değil” diyebilirsiniz; bu memlekette hurâfeyle inancı birbirinden ayırmak çoğu kere imkânsızdır; o yüzden meselâ “Şehâdet”in nasıl bir şey olduğunu realist bir yaklaşımla askerinize izah edemezsiniz; isterseniz deneyiniz, biz de kenardan seyrederiz.

 

Realizm uzaktan hoş görünür ama onunla her şeyi izah edemezsiniz; realite, realizmi aşıp gidince bir başka hurâfe ile gedik kapamaya çalışırsınız vesaire vesaire...

 

yorum (7) :: yorum yaz :: bağlantı

• 2/2/2006 - ağa, ırgat, köy.. roman!

 

BİR ÖYKÜNÜN DEĞİNTİSİ

Cevad Ülger KARAMEHMEDLER - Ritmin Gücü ve Ritme Davet'ten

 

«Bir öykü yazacaksın» demişti, öğretmeni Nejat'a... Yazmalıydı... Ama nasıl? Aklına da birşey gelmiyordu bir türlü. Mevzu belliydi, «fakirlik, yoksulluk ve acı» üstüne olacaktı «öykü». Başka olamazdı zaten. Öykü demek, açlık, fakirlik, haksızlık, ölüm demekti. Eskiler öldü artık. Malûm ya: Sevinti, sınav, kınav öyküleri yazmışlar hep. Kafasında birşeyler canlanmağa başlamıştı; köyden ağanın kovduğu ırgatı yazmalıydı. Ağa, «namussuz, defol!» demeliydi ırgata... Tamam. Öykü sökün etmişti artık; bilinç üstüne giderdi. Ağa aldı ırgatını, «haram olsun sana verdiğim nimetler, defol git!» dedi. Irgat güçsüzdü, bilinçsizdi, ne yapsındı? Mağarasına geldi, Fadimesini aldı, «hadi gidek!» dedi. Bohçalarım topladılar.

 

Of bu annesi de, işte yine bağırıyordu mutfaktan:

 

— «Neci!.. Canikom ne yapıyorsun, akşam evveli kahve altını ettin mi? Hadi kalk, küçük buzdolabında salam, sosis, tereyağ, kaymak, bal, sucuk, pastırma, pasta var. Sen alıver kahvealtını, benim çok işim var, çamaşır makinesine «chat noir» kolonyası atıyorum, çamaşırlar çok güzel kokuyor. Ama sakın büyük buzdolabını karıştırma..»

 

Nejat kalktı, karnı da acıkır gibi olmuştu, bir kahvaltı almalıydı; çilekli reçel, tereyağ, pasta ile, şöyle hafiften bir alıntıv başladı... Öte yandan da düşünüyordu; bizim ırgatı nereye getirmeliydi. Ankara'ya getirelim, dedi; bir gecekonduya oturtalım. İçinden bir ses, «İyi ama, gecekondu da hemen hazır mı imiş?» diyordu. Fakat «boşver!» dedi öbür ses. Annesi de hiç haşlanmış hindi yumurtası bulundurmazdı bu dolaplarda. Tavuk yumurtasını da Nejat sevmiyordu işte... Öfkelenmişti; «Tuborglar nerde?» diye bağırdı...

 

Öyküye de devam edilebilirdi; Tuborg sağ elle tutulup alınırken, sol elle de yazardı. (Solaktı.) Hah! Aklına geldi! Sancılanman idi ırgatın karısı... Ve sancılandı da... Doğum sancısı idi bu... Sahi, unutmuştu Nejat; ırgatın karısı gebe idi, yukardaki satırlardan birinin arasına incecik yazı ile yazdı bunu. Kadın kıvranıyordu sancıdan. Irgat ne yapsındı şimdi? Başını iki eli arasına almış düşünüyordu. Karısı toprağa uzanmış debeleniyordu.

 

Kadın korkunç sancılar içinde kıvranırken çocuk dünyaya gelmişti. Toprak üstünde yatıyor ve alabildiğine bağırıyordu. «Irgat iyice şaşırmıştı.» diye yazdığı an Nejat, kapının kanarya gibi öten zili çaldı. Babaları doktor Mestiyar gelmişti. Doğum hastalıkları mütehassısı idi. Hususî muayene ve ameliyethanesinden geliyordu. Ve hemen şapkasını portşapo'ya asıp bağırdı:

 

— «Benim Efes Pilsenleri getirin!» Nejat'ı gördü, dalgındı, önünde boş Tuborg şişesi vardı.

 

— «O... Neci!.. Niye Pilsen içmezsin? O millî...»

 

Nejat bozuk olarak:

 

«Benden bütün millîlere resto...» dedi.

 

Mestiyar gülüyor, hem de buzdolabından Efes Pilsen'ini alıyordu. Anne de geldi:

 

— «Ah, cicikom!.. Geldin mi?» deyip, öptü. «Mestiş, dedi; sana bugün Cananlardan Skoç viski getirdim. Bak, büyük buzdolabında, gel, yorgun musun?»

 

Baba cebinden Palmal Amerikan sigarasını yaktı, koltuğa uzandı... Viskiyi görünce birayı unutmuştu. Müthiş yorgundu.

 

— «Şu bizim millet hayvan gibi, dedi; bi elli lira verecek, adamın anasını ağlatıyor... Muayene ettirmedik yerini bırakmadı. İşin yoksa, kitap gibi de reçete yaz. Yolsun eczaneler...»

 

— «Kaç hasta geldi?» Diye, sordu anne.

 

— «Yüzü fulledik» diye cevap verdi doktor.

 

— «Rânâ geldi mi cicim? Çok endişeliydi.»

 

— «Geldi. Bütün reçete ve uygulamaları yaptığı halde, ağırlığı 22,5 gram artması lâzımken, 2,5 gram artmış. Ağlıyordu, doğacak prenses için endişeli idi. Kâmil bey prensese Vaniköyde bir yalı almış, tapusunu da üstüne yapmış.»

 

— «Ama şekerim, ya prens olursa?»

 

— «Valla bilmem, prenses olması lazımmış, adı da İnci imiş. Herif avukat, yanlış hesap yapacak değil ya!..»

 

— «Neci!.. Bizim Mimiş gelmedi mi? Diye sordu anne; küçük buzdolabında ona çukulata var. Antilop sütünden... Yeni çıkmış, bir-iki kilo aldım. Ne kadar da pahalı, 845 lira kilosu... Heriflerde de hiç insaf yok!»

 

— «Ey, sende şuna Mehmet de yahu!»

 

— «Demiycim işte!.. Neymiş o Mehmet? Yobaz adını koydunuz ona, Mimiş diyciim. Ha onu söyliyim; öğretmeni çağırmış, bugün gittim, harika bir Mimişiniz var diyor. Bir çift çorap göndericim.»

 

Konuşmalar uzadıkça Nejat’ın kafası karmakarışık oluyordu. Evet, çocuk doğmuştu toprağın üstüne ve ağlıyordu. Irgat şaşırmıştı, ne yapsındı? Nejat da düşünüyordu, şimdi ne yaptırmalı bunlara, sömürücüleri nasıl kötü göstermeli, öldürmeli dedi kendi kendine ve yazdı: Çocuk soğuktan kaskatı kesilmişti, sesi çıkmıyordu, ölmüştü, evet ölmüştü. Ağlıyordu ırgat, çocuğu kucağına almıştı, gözleri donuktu, bitmişti, hiçbir şey düşünemiyordu...

 

Nejat, «Öf, bunlar da» dedi, «bırakmazlar ki çalışalım...»

 

Büyük dolaptan bir Efes Pilsen aldı, açtı ve dikti... Babası, bugünkü Akşam ve Cumhuriyet gazetelerini okuyordu. «Şimdi kelimeleri gözden geçirmeli» diye düşündü; zira hoca, arı dilce olmazsa gazeteye koymazdı öyküyü...

 

yorum (3) :: yorum yaz :: bağlantı


1- Ender Doğan - Ben Bu Yolu Bilmez İdim
2- İ.Coşar - Semadan Sırr-ı Tevhidi Duyan
3- Murat Aldemir - Giderem Men Tebriz'e
4- Ömer Faruk Tekbilek - İstanbul
5- Göksel Baktagir - Çılgın
6- Gökhan Kırdar - Tanbron
7- Feyruz - Atini Ennay Oua Ranni
8- Elene Karaindrou - Adagio
9- Ennio Morricone - Chi Mai
10- Selçuk Küpçük - Anılar Defterinde

| NE DİNLEDİK? |



THE WILD ONE (1953)

Yönetmen: László Benedek
Oyuncular: Marlon Brando

biz hep deriz zaten: "marlon brando.. adamın adı bile fiyakalı" diye. marlon brando'yu marlon brando yapan filmlerden biri de budur işte. e yukarıda görüldüğü gibi yüzyılın en klas fotoğraflarından birini de afiş yapmışlar. daha ne olsun? "yürü ya kulum" derler adama..


" a crowd is easier to control than an individual. a crowd has a common purpose. the purpose of the individual is always in question.. "

stephen soderbergh'in "kafka"sından

::: AH+HA v1.3 :::

| KAFA KAĞIDI | CEMAZİYELEWEL |

Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:23
Önceki Sayfa | Sonraki Sayfa
1024x768. Firefox öneririz