
AFERİN BİZE...
Ahmet KEKEÇ - Star, 30.10.2006
Hepimiz gururluyuz. 83 yılda, düşe kalka bir yerlere getirdik Cumhuriyetimizi. Evlerimize bayraklar asıyoruz. Marşlar söylüyoruz. Çok da iyi ediyoruz.
Bütün bunları ‘de-militarize’ bir atmosferde yapmayı isterdik ama, gelebildiğimiz demokrasi limiti şimdilik bu.
Benim sorunum, entelijansiya’daki fetiş cumhuriyet düşüncesiyle...
Hayır, ‘İngiliz monarşisi mi, Türk usulü cumhuriyet mi’ sorusunu artık anlamlı bulmuyorum. Aslında ‘anlamlı’ olabilecek bu soru, fetiş görünürlük nedeniyle anlamını (daha doğrusu ağırlığını) yitirmiş durumda.
Şimdi birileri çıkıp, ‘İran ve Irak cumhuriyetindense, İngiliz ve Avustralya halkı gibi monarşi rejimi altında inim inim inlemek istiyorum’ dese sayın cumhuriyet savcıları yakasına yapışacak.
İyisi mi buralara hiç girmeyelim.
***
Kendi payıma monarşiye karşıyım, cumhuriyeti ‘çağdaş’ ve ‘ileri’ bir telakki olarak düşünüyorum, ama ‘demokratik’ olmayan bir cumhuriyeti de, ‘süper yazar’ kusura bakmasın, pek tercihe şayan bulmuyorum.
Hele, cumhuriyetin biz şaşkınlar için ‘lütuf’ olduğu, cumhuriyetle birlikte Ankara’yı da mutlaka sevmemiz ve kutsamamız gerektiği görüşüne hiç katılmıyorum.
Ne cumhuriyet ‘karşıtlık ilişkisi’ içinde anlayacağımız (anlaşılması gereken) bir konudur, ne Ankara kutsal bir mekandır...
Bu nedenle, ‘Saltanatı yıktık, cumhuriyeti kurduk’ dediğimizde bir şey söylemiş olmuyoruz. Tıpkı ‘Ankara’yı başkent yaptık, bakın ne de güzel oldu’ dediğimizde bir şey söylemiş olmayacağımız gibi.
Saltanatı yıkıp yerine koyduğun şeyi ne yaptın, ne hale getirdin, ne kadar demokratikleştirebildin? Ankara’dan türeyen ideolojiyi halkla ne kadar buluşturabildin?
Mesele bu...
***
Ertuğrul Özkök’ün, ‘Entelektüel piyasa artık denetimsiz değil, ikinci cumhuriyetçiler korksun’ diyerek Hürriyet gazetesine konuşlandırdığı ‘süper yazar’ arkadaşımız, Yahya Kemal’in ‘Ankara’nın İstanbul’a dönüşünü seviyorum’ sözünü çok intikamcı bulduğunu, esasında cumhuriyetle sorunu olan kişilerin Ankara’yı sevmediğini, İstanbul’u tamamen iktidarsızlaştırmadan Ankara’nın gün yüzü göremeyeceğini yazıyordu.
Bir de sıfat bulmuş: Pistanbul.
Denilebilir ki, ‘Ankara iyidir, İstanbul kötü’ demenin binbir yolu var, bu Pistanbul esprisi de nereden çıktı?
Bilmiyorum.
Arkadaşımız bu yakıştırmada zeká ve ironi vehmetti herhalde. ‘Aman ne komik!’ deyip geçelim, üzerinde durmayalım.
Peki, Cumhuriyeti sevdiğimize inandırmanın yolu, orta halli bir bozkır kenti olan, başka da bir şey olmayan Ankara’yı sevmek ve kutsamaktan mı geçiyor?
Hem, Ankara’yı sevmek zorunda mıyız?
Bir rejimi sevmekle, bir kenti sevmek aynı şey midir?
***
Başkaları başka türlü düşünebilir ama, ben Ankara’yı sevmiyorum.
Sevemedim.
Ankara, düzenli trafiği, tayin edilmiş saatlerde caddeleri, bulvarları, sokakları dolduran memur kalabalığıyla bende olabildiğince uzak, olabildiğince soğuk, olabildiğince ‘kunt’ bir şehir duygusu uyandırıyor...
Şehir değil, kent.
İdeolojik bir nüans var aralarında.
Kendine özgü mimarisi, ideolojisi, kültürü, hatta diliyle Türkiye’den kopuk bir ülke olduğu için de Türkiye’nin sorunlarını çözemiyor.
|