Yıllardır merak eder dururum. Tamam, alışmak lazım; "bizim mahalle" kendi sürgünlerini budamakta, yanındaki-yöresindekini gözden kaçırmakta şöhret sahibidir. "Eloğlu"na ulûfe dağıtırken omzubaşında saf tutanları iteleyivermede, misafir cemaati abdest sormadan kürsüye-mihraba buyur ederken yıllarca aynı mescitte berdevâm olanları "cep"te görmede dost ve düşmanın ittifak edeceği bir maharete mâlikiz; kabul. Muhabbet havarilerinin her daim mütebessim yüzlerinde de, aykırılığı sebeb-i varlığı sayan güzide kardeşlerimizin delişmen gözlerinde de hep aynı edâ; karşı evlerin penceresi önünde iflah olmaz aşıklık tavrıyla serenât, "bir kırıntı yeter kereminizden" mealli şirinlikler..
Yine de deli gönül, gecenin bir yarısında bile akla ziyan sorulardan kendini sakınamıyor, durup da klavyesine sarılıveriyor işte. "Otuz senenin sonunda Necip Fazıl'ı milliyetçi-muhafazakâr çizgiye kıstırıp defterini düren bu piyasadan Nurullah Genç'in hakkını sormak delilik değil, zırdelilik!" diyor içimden bir ses; gelgelelim benim kısır klavyem nedense bu gece beni dürtüklüyor, bir türlü vazgeçemediğim saplantılarımdan birinin kucağına davrandırıyor; "hadisene!" diyor. Kıvrak, kırılgan, kırık.. klavyem.
Efendim soru(n)un özü-esası şu: Bu ülkenin şiir atlasında Nurullah Genç diye bir isim var mıdır, yok mudur? Varsa ne yana, nasıl düşer; düşerse neden biri kolundan tutup da bir gün olsun kaldırmaz kendisini? Senelerdir camia etrafında birilerine öykünüp de çiziktirmeye başlayan "yeni yetme"lerden kel-keleş karalamarıyla "geleneksel" (gelenek? ha, gelen vardı da "ek"leri de oldu şimdi) şiir gecelerinin demirbaş kadrosunda yer kapanlara, münzevî mütefekkir ayağına yatanından "eleştirmensiz mahalle buldum, poetikasız gezeyim" uyanıklarına kadar herkes birilerinin iliğinde-kliğinde emecek bir yer tutar, dilinde-dergisinde gezinir de, bu adamcağıza bu lütuf neden çok görülür, bir Allah'ın kulu da çıkıp "birader, bu adamın hakkını teslim etmeli!" demeye neden yeltenmez, merak eder dururum. Samimane, gerçekten samimane bir merak.
Memleketimizin ilim-irfan hayatında mühim yer sahibi, necip gençliğimizin nadide başucu kaynaklarından biri olan bir "sözlük"te, romantizmin aydınlanmaya, özellikle de Almanya'daki aydınlanmış despotizme cevap olarak doğduğu belirtilmiş. Anlaşılan o ki biz henüz yeterince "aydın"lanamadık, hatta bu "aydınlanma"yı yeterince despotlaştıramadık ki erken vazgeçtik romantizmden. Tabii her sistemde kaçaklar olur; olur da onlar artık "sızıntı" mı olur, düşük mü, orası gören gözün, akleden kalbin insafına havale.. Şöyle Cezmi Ersöz'den başlayıp Yılmaz Erdoğan'dan çıksak, sistemin kaçakları mevzuunda elimizde epey malzeme olur herhalde. Ha bir de İbrahim Sadri'miz var ki apayrı bir fasıldır; nasip olursa o dosyayı da etraf-ı erbaasıyla, cihat-ı sittesiyle açarız inşaallah.
Sizleri fazlaca meşgul etmek derdinde değilim. Nasıl olsa gayemizin ne olduğunu kısa bir girizgahtan sonra yukarıda birdenbire açıkladık, üzerine söyleyecek çok fazla şeyim olmadığını da gönül rahatlığıyla belirtebilirim. Derdim ortaya attığım yukarıdaki soru etrafında dallanacak cevaplardan hareketle etrafımdakilerin ve yorgun beynimin anlayış seviyesi hakkında bir fikir edinmek. Fakirin yıllardır dillendiregeldiği bir tez vardır: Bu ülkede Nurullah Genç'ten önce Sezai Karakoç diye bir adam yaşamamış olsa idi, ve N.G. de bugün elimizdeki bakiyesinin onda biriyle karşımızda duruyor olsa idi, biraz da şöyle şair takımına yaraşır bir esrarengizliği bünyesine hapsedebilse idi (ne bileyim, güncel mevzular üzerine kendisine tevcih edilen her suale şöyle "camiada on kaplan gücünde" cevaplar verse, ya da yakın edebiyat tarihimiz üzerine kelam ederken alçak dağlarla arasında kreatif bir bağ bulunduğunu vehmetse idi) bugün biz onu belki de Türkçe'nin yaşayan en pırıltılı şairi olarak selamlayacaktık. Ne ki, kendilerine piyasa tarafından "hüznün kofti şairi" muamelesi çekilmekte, bitmeyen tekrarının kalplere usanç verdiği klişesi gitgide bir dogma halini almakta..
Bakınız, bunu inkar edecek değilim. Tabiri caizse marulun göbek kısmını elinde tutan bu adamın yaprakları fazlaca çoğalttığı, dallandırıp budaklandırdığı doğrudur. Gelgelelim kendi tohumuyla kendi bitkisini yetiştirme derdindeki bu adamdan inatla başka şeylerin bahçıvanlığını yapmasını beklemek mantıklı mı? Tariften hareket edersek, sadece aydınlanma öncesi ve/veya sonrasının şiirini yazma derdindeki bu şairden ısrarla kendi tornistanımıza uygun bir şiir beklemenin ve istediğimizi bulamayınca da onu ademe mahkum etmenin fikir namusuyla telif edilebilecek bir yanını göremiyorum. Bir de şu var: Nurullah Genç, soğrula soğrula büsbütün yoz ve kısır bir görüntü veren dilimize/şiirimize yepyeni, taptaze kelimelerle yeni bir ruh aşıladı; damarlarındaki kanın yeniden deveranını sağladı. Ve bunu ne eskici dükkanından fırlamış bir edayla, ne orijinal, cins kelimelerin kara suratlarından maskelere sığınarak, ne de kendini bir sentez saçmalığına bırakarak yaptı. Kendi tohumuyla, kendi soluğuyla.. Birkaç mısraını okur okumaz "bu filan şair işte" diyebileceğiniz kaç adam tanıyorsunuz, doğrusu merak ediyorum.
Benim meraklarımın sonu yok, en iyisi bir yerden (ortalardan bir yerden) mevzuya girmek: Şiir ne yana düşer abiler, Nurullah Genç ne yana düşer?
(cemaat.com'dan)








• 2006-09-02 21:19:57 - yardım
İsmim :kaan belek
Satın aldığım firma: Ankara akköprü bimeks
Satın aldığım makine: HP PhotoSmart R727
Satın alma tarihi:27.08.06
Müşteriniz kaan beleki uğrattığınız mağduriyetten dolayı sizi kınıyorum gibi bir şey olabilir. Bilmiyorum daha iyi bişey bulursanız siz onu yazın.
ŞİMDİDEN TEŞEKKÜRLER