::://

• 5/1/2006 - laiklik sözlükte durduğu gibi durmaz!

 

BAŞÖRTÜSÜ HURAFEYSE GAZİLİK VE ŞEHİTLİK NE?

İbrahim PAŞALI - İstanbul Kriterleri sf.54

 

Hurafeler bizim için ne anlam "taşıyor"? Hurafeler, trenin rayları gibi sabit, yaygın ve genelde de "boş"turlar. Genelde "boş" olan şeylere onca zahmet harcamak, bel bağlamak akıl kârı mıdır? Trenin raylar üstünde gitmesi gibi, hakikatler de hurafelerin üstünde gider gelir. Onlar sayesinde ihtiyaç duyduğumuz hakikatlere kavuşuruz. Başörtüsü hurafeyse gazilik ve şehitlik başka bir şey midir? Onların "taşıdığı" anlamı görmeden neyi görebiliriz ki? Anadolu'ya ilk seferleri düzenleyen gaziler ve şehitler anılmadan Türkiye'den bahsedilemez. Ne ilginçtir ki "Modern Türkiye" de gazilik ve şehitlik üstüne kuruldu! İddia edildiği gibi laiklik üstüne kurulmadı. Laiklik bu binanın temeli değil, planda olmayan, sonradan binaya eklenmiş balkonudur. (Bizim mimarimizde balkon yoktur, avlu vardır.) Laiklerin veya laikçilerin, ki aralarında sadece nicelik farkı var, Müslümanlığa ve müslümanlara yukarıdan bakmalarının, küçük görmelerinin nedeni de budur. Balkondan avluya inip de küçümsedikleri şeylere bir de yakından bakabilecekler mi? Hakikatlerin balkondan hamaset gibi göründüğünü, söylediklerimizin tehdit değil tesbit olduğunu görebilecekler mi?

 

Başörtüsü Türkiye'nin kuruluşundaki yerine konulmazsa, bir süre sonra sıra gazilik ve şehitlik taşlarına gelir. Şayet laiklik adına temeldeki bu gazilik taşını da çekecek olursanız, İslami bir kavram olan gazilik üstüne kurulmuş bir ülkeyi yerle bir eder, Türkiye'nin "altında" kalırsınız. (Gazilerle eşkıyalar arasındaki farkı görmek isteyenler, fethedilen şehirlerin tek tek özelliklerine bakabilir, bunların çoğunun ekonomik bir değeri olmadığı halde uzun süre kuşatıldığını görebilirler.) Buraya kadar tartıştıklarımızı şovenizm veya hamaset zannedenler, zaten Türkiye'nin altında kalmışlardır. Bu paragrafın dokuzuncu cümlesine bir kez daha baksınlar, lütfen. Belki böylece yaptıklarının hatadan başka bir şey olmadığını görmüş olurlar. Veya Türkçe'yi yabancı sandıkları Arapça kelimelerden temizlemeye çalışırken, bir yandan da hep beraber Leylim Ley şarkısını söylemeye devam edebilirler. O zaman biz de kendilerine Leylim Ley'deki "leyl"in, gece anlamına gelen Arapça bir kelime olduğunu hatırlatırız. Irklar üstü olan Türkçe'ye ırkçı bir gözle, dinler üstü olan İslam'a da laik bir gözle bakmaya son verilmelidir.

 

I.Dünya Savaşı'nda bizi yok olmaktan kurtaran, Türkiye'yi Türkiye yapan müslümanlığı hovardaca harcayıp Türkiye'yi laik yapmak adettendir. Hukuksuzluktan şikayet edip de Türkiye'nin bir hukuk devleti olması için mücadele edenlerin, hukukun/hakların muğlak şeyler üstüne kurulamayacağını öğrenmiş olmalarını beklerdik. Hiçbir ilişki muğlaklık üstüne kurulamaz; kurulsa da yürümez. Türkiye'de laiklik kadar muğlak ne var? Türkiye'de laiklik üstüne kurulmuş ne var? Türkiye'de başat öğenin İslam olduğu ortada değil mi? Bunu görmemek için laik olmak gerekiyor galiba? Ya da tırnak içinde "İslamcı"? Muhkem (açık, seçik, net) olan şeyler, muhkemat (temel) olabilir. Çoğu insan temennileriyle hakikati birbirinden ayırt edemiyor. Adını sürekli duyduğumuz, fakat kendisini sadece kağıt üzerinde ve resmî müsamerelerde gördüğümüz "laik Türkiye"nin varlığına kimler ve neler şahitlik yapabilir? (Şıracıların şahitliğini yeterli görenleri, Erovizyon izlemekten alıkoymayalım.)

 

Laik olan devlettir, Türkiye değil. Laiklik iddia edildiği gibi bir yaşam tarzı olsaydı, bu "laik tarz"ın eserlerini yaşamın her alanında görmemiz gerekirdi. Başta gül ve bülbül sembolleriyle her daim Son Peygamber'i anan, sürekli "aman" (Ebced hesabıyla Allah) diyerek Allah'a yakaran Türk Müziği; Safranbolu ve Ohri'deki dünyaca meşhur "Türk evleri"nde çok net görülebileceği üzere, haremlik-selamlık üstüne kurulu olan, teknik imkanlarına sahip olmasına rağmen camiden yüksek binaya müsaade etmeyen Türk mimarisi; İslam'ın hukukla eşanlamlı olduğu, hukuk dışı her şeye, bu yüzden, gayri meşru diyen Türkçe; İslam'ın "hilâl", O'nun peygamberinin "yıldız" olduğu Türk bayrağı; merkeze camiyi ve mezarlığı koyan, bütün yolları camiye çıkartan, her meydana çeşme yerleştiren Türk şehirciliği; harama yer vermeyen Türk mutfağı ve benzerleri müslümanlığın ve müslümanların eserleridirler. Aynı zamanda depreme dayanıklı olan, haremlik-selamlık üstüne kurulu olan ve UNESCO'nun -güya- koruma altına aldığı Türk evlerinden başka gidecek evimiz yok. Güneş görmedikleri için insanın ömrünü azaltan, insanın beden ve ruh sağlığını tehdit eden laik toplu konutlardan bahsedebiliriz, ama laik Türk evi diye bir şeyin varlığından bahsedemiyoruz. Toprağı bol olsun, laik Türk mimarı Vedat Dalokay'ın eseri olan, minareleri füzeye benzeyen o temelsiz caminin "laik Ankara"da bile inşa edilememesi üstünde düşünmeyi ihmal etmeyelim. Kendinden önceki İslam mimarisine yaslanmayan, kendinden öncekilere sırtını dönen o temelsiz cami başka temelsiz bir ülkede inşa edilebildi: Pakistan'da. Adı da Faysal Mescidi oldu. Anadoludaki Ulu Camilerin, Sultanahmet, Selimiye ve Süleymaniye Camii'nin yanında Faysal Mescidi'nin gecekondu gibi kalacağını erbabı bilir, herkes öğrenebilir.

 

 

Devlet değil de iddia edildiği gibi Türkiye laik olsaydı; gıda ürünlerinin üstünde, örneğin şayet domuz ürünü ise sadece bilgilendirmek amacıyla bir uyarı olurdu. Türkiye müslüman bir ülke olduğu içindir ki neredeyse bütün gıda ürünlerinin üstüne "ürünlerimizde domuz yağı yoktur" uyarıları özellikle konulmakta, İslam hukukuna göre üretim yapıldığı sürekli vurgulanmaktadır.

 

Türkiye'yi laik bir ülke zanneden, tartışmalardan bunalıp "bu ülkeyi kavgasız dövüşsüz nasıl paylaşabiliriz" sorusunu soran entellektüeller, bir mirasyedi görüntüsü sergiliyorlar. Paylaşmaktan bahsettikleri şey(ler)i korumaktan ve çoğaltmaktan bahsetmemeleri dikkate şayandır. Paylaşmaya değer gördükleri şeylerin, devamlılığını nasıl sağlamayı düşünüyorlar?

 

Türkiye'de çoğu entellektüelin içkisidir laiklik. Şişedeki rakı misali, laiklik de sözlükte durduğu gibi durmuyor. Ağza alınmaya görsün, etkisini hemen gösteriyor: Görüş bulanıklaşıyor, muhakeme duruyor, anonimleşmiş hayaller hakikat sanılıyor, en büyük hakikatler bile görünmez olabiliyor. Yok edilemeyenlerse, adet olduğu üzere yok sayılıyor. Laikliği ağzına alan çoğu insanın hakikatleri hamaset, kendi hayallerini hakikat sanmaları bundan olsa gerek. Kendilerini "laikçi" değil "laik" olarak tanımlayan birçok entellektüelin, hem de "İslamcılar"ın bazı yayın kuruluşlarında, "laik bir ülkede müslümanları rencide etmeden nasıl bir yaşam kurabiliriz?" sorusunu seslendirdiklerine ve bu "hassasiyet"lerinden(!) ötürü de tebrik edildiklerine aşinayız. Sağolsunlar, lütfediyorlar! Merkez olduğunu bilmeyen veya bilse de merkezi dolduracak çapı olmayan kimi "İslamcılar" için, yok sayılmaktansa azınlık olarak görülmek büyük nimet olsa gerek? Dostlar alışveriş görsün... Laiklik üstüne kurulmadı Türkiye. Laiklik için savaşmadı bu millet. "Dar-ul İslam" olan bu topraklar, İslam toprağı olmaya devam etsin diye savaşıldı.

 

Bizim müziğimizle tanışmak isteyen yabancı arkadaşlarımıza, Klasik Türk Müziği'nden, Tasavvuf Müziği'nden ve Halk Müziği'nden başka dinletebileceğimiz, ayrıca "laik" bir müziğimiz mi var? Müslüman mahallesinin serserileri bile müslümandırlar ve akılları başlarına geldiğinde bu muhkem hakikatleri yineleyip dururlar. Müslüman mahallesinin serserisi Karacaoğlan'ı, "laik" sanmak bu ülkedeki okur-yazarların ortak vebalidir. Karacaoğlan hakkındaki birçok kitap ve yazıda hep aynı cümle karşımıza çıkar: "Karacaoğlan, dindışı halk edebiyatının en büyük şairidir."

 

"Akılları yoktur küfre uyarlar

İmanları yoktur cana kıyarlar

Başlarına siyah şapka giyerler

Beğleri var bizim beğe benzemez"

 

Müslüman olmayanlara akılsız diyen Karacaoğlan "dindışı" değil de 'diniçi' şair olaymış, kim bilir neler yazardı! Mahallemizin serserisi Karacaoğlan bile hayati meselelerde duracağı yeri bilir:

 

"Sultan Süleyman'a kalmayan dünya

Bu dağlar yerinden yarılır bir gün

Nice bin senedir çürüyen canlar

Hakkın emri ile dirilir bir gün"

 

"Ne güzel yapıldı cennet yapısı

Çok aradım görünmedi kapısı

Benim korktucağım Sırat köprüsü

Cehennem üstüne kurulur bir gün"

 

"Karac'oğlan der ki konup göçersin

Ecel şerbetini bir gün içersin

Sen Sırat köprüsün bir gün geçersin

Amelin eline verilir bir gün"

 

Türkü olarak da söylenen bir başka şiirinde, "Ak göğsün arası zemzem pınarı/İçşem öldürürler içmesem öldüm" diyen Karacaoğlan; güzelliğin ölçüsünü yine müslümanlıktan alıyordu. Müslüman kişi için bir şey zemzem suyuna benzediği kadar güzeldir. Mahallemizin velileri de delileri de bizimdir. Karacaoğlan da zannedildiği gibi "dindışı" biri değil mahallemizin günahkar serserisidir...

 

Türkiye'de kültür felsefileşmiş kültürdür ve bu felsefileşmiş kültürün hamuru İslam'dır. Dünyada halk müziği ve edebiyatının örneklerine bakıldığında; konuların ve kullanılan dilin genelde basit olduğu, argonun epey yer tuttuğu görülür. Bira içerken geleneksel Alman şarkıları söyleyen Almanların ağzından Kant, Goethe veya Rilke kokan hikmetli, şiirsel cümleler duyamayız. Amerikalı kovboyların ağzından derin ve hikmetli sözler çıkabileceğini düşünecek kadar hayal gücü geniş olan var mı? Dünyada çok az milletin kültürü, felsefileşmiş kültür basamağına çıkmıştır. Bugün türküleri dinlerken bile "çok derin sözler" duymamızın nedeni, tekkeler vasıtasıyla halka irfan taşınmış olmasından başka bir şey değildir. Mahallelerde bir nevi konservatuar işlevi de gören tekkeler, musiki eğitimi verilen, seslerin de terbiye edildiği yerlerdi. Bugün kulak tırmalayan ezanlar duymamızın nedeni tekkelerin kapatılmasından başka bir şey değildir. O tekkelerin Kurtuluş Savaşı'nda direnişi örgütleyen yerler olduklarını nasıl da unuttuk?

 

Bu satırlar hem laik hem de "İslamcı" okuyucunun birçoğunu rahatsız edebilir. Ama hakikat, rahatımızdan daha önemlidir. Rahatı mı istiyoruz, hakikati mi?

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
yorum yaz :: arkadaşa gönder

• 2006-01-07 23:22:11 - :)

Yazan: hamitakcay
Maşallah yazılar çoğalmış.Bizde okuduk çoğunluk tasdik ettik.
bağlantı


1- Ender Doğan - Ben Bu Yolu Bilmez İdim
2- İ.Coşar - Semadan Sırr-ı Tevhidi Duyan
3- Murat Aldemir - Giderem Men Tebriz'e
4- Ömer Faruk Tekbilek - İstanbul
5- Göksel Baktagir - Çılgın
6- Gökhan Kırdar - Tanbron
7- Feyruz - Atini Ennay Oua Ranni
8- Elene Karaindrou - Adagio
9- Ennio Morricone - Chi Mai
10- Selçuk Küpçük - Anılar Defterinde

| NE DİNLEDİK? |



THE WILD ONE (1953)

Yönetmen: László Benedek
Oyuncular: Marlon Brando

biz hep deriz zaten: "marlon brando.. adamın adı bile fiyakalı" diye. marlon brando'yu marlon brando yapan filmlerden biri de budur işte. e yukarıda görüldüğü gibi yüzyılın en klas fotoğraflarından birini de afiş yapmışlar. daha ne olsun? "yürü ya kulum" derler adama..


" a crowd is easier to control than an individual. a crowd has a common purpose. the purpose of the individual is always in question.. "

stephen soderbergh'in "kafka"sından

::: AH+HA v1.3 :::

| KAFA KAĞIDI | CEMAZİYELEWEL |

Kayıt Güncel Sayfa: Toplam:
Önceki Sayfa | Sonraki Sayfa
1024x768. Firefox öneririz