
BİLGELİK ÜZERİNE NUTUK
Süleyman ÇOBANOĞLU - Aşk ile Hain Kardeş sf.9
Bir mumun aydınlattığı mutmain çehrelerle usul usul yazarlar. Kürek kemiklerinin üstünde kanatlarının kökleri yoktur, yedek kulakları da. Az önce sakalaçarpan yemişlerdir, plastik kutulara doldurulan ayrandan neyin eksildiğini onlar da pekala bilirler. Kundura boyarlar ve tütün de içerler. İnsanın ışıması için etrafta fildişi ve sedef, kehribar ve ipek bulunması da gerekmez. Kaç kere düşmüşlerdir, ekseriya parasız olur ve soğan ve sarmısaktan da uzak dururlar. Kadın raksından ve şaraptan hazzetmezler. Çakıları muhakkak vardır da, zippoları yok.
Bir mumun aydınlattığı mutmain bir çehreyle usul usul yazmak demek olan bilgelik, felaket ertelerinde tabutlar geçip gittikten sonra höykürmemektir, saadetlerin aydınlattığı günler ve gecelerde vakarını kaybetmemektir. Bacaları tüter amma ocakta tutuşan gayrının hakı değildir. Yetim toruna şefik, fesat nefse şedid olurlar. Atlar içinde üç sekili olanları, onlar içinde doruları, onlar içinde de alnı akıtmalı olanları makbul tutarlar. Ekmeği aziz tutarlar, kılıcı kavi tutarlar. Gerek damda yatarlar, gerek yerde yatarlar. Hiçbir vakit tam olarak uyumazlar, fakat çoktan ölmüşlerdir. Ağustos başağını avuçlarında ovarlar, çer çöpünü üfürüverir, böylece şu yalan dünyayı berhava etmiş olurlar. Atın üzengilemeden yürüyenine, evladın buyurmadan işleyenine, kadının kaş gözden anlayanına efdaldir derler. Kadınları üçe ayırırlar: hem eti hem sütü haram, sütü helal eti haram, eti helal sütü haram. Böylece her şeyi ayırırlar; üçe ayırırlar, yediye ayırırlar, kırka ayırırlar. Furkan'dan okur, öyle ayırırlar.
Bir mumun aydınlattığı mutmain bir çehreyle usul usul yazmayan bilge olamaz. Bu yetmez, işe de yaramaz. Walter Benjamin'in çantasının içinde ne olduğunu bir çırpıda sayanlar olamaz. Bu yetmez, işe de yaramaz. İnsan, dünya kartpostal tarihini pekala sular seller gibi bilir. Bu yetmez, işe de yaramaz. Birçok efendi, rasathane müdürü ve nafia müşteşarı olur. Bu yetmez, işe de yaramaz. Atom reaktörleri ve yüksek matematik üzerine yüksek mektepler vardır. Bu yetmez, işe de yaramaz. Bilmem kaç yılında, Prusya ordusunda kaç neferin katır çarpmasından vefat ettiğini bilirler; Posoflu Müdamî'yi Posoflu Zülalî ile asla karıştırmazlar; çok şiir ile çok neşide ezberlerindedir; hikaye ve rivayet ederler ve söylerler. Bunlar yetmez, işe de yaramaz.
Bir mumun aydınlattığı mutmain bir çehreyle usul usul yazmak lutfu pek az fânîye verilmiştir. Böyle altın bir değirmen taşı her gerdana nasip olmaz. İzlanda kalecisi topu şaplakladı diye bar bar bağıran oyun sunucusu bilge değildir; amma kulaklarımız ağzındadır. Radyo istasyonlarının namaz vakitlerinde canlı bağlantı kurduğu dolar ve senet simsarları bilge değildir; amma keselerimiz kuşaklarında durup durur. Memleketin âlî menfaatlerinin hâmisi olan sayın vekiller bilge değildir; amma öşür vermekte ber-devam olmaklığımız vardır. Dişiler bakımından kuaförler, erkekler bakımından şirket müdürleri bilge değildir; amma kafalarımız ellerindedir. Çocuklar bakımından yarışçı şovalyeler, ihtiyarlar bakımından emekli maaşını homurtuyla fırlatan banka makinaları bilge değildir; amma beyinleri onlar yoğurup onlar ufalarlar.
Bir mumun aydınlattığı mutmain bir çehreyle usul yazanlar pek azdır. Alemlerin Rabbi olan Allah, onları az halketmekle kudretini göstermeyi murad etmiştir: Değil mi ki mimarın hası çattığı kubbeyi en az, en ince ve en zarif sütunla tutar... Nerede olduklarını kimse bilmez. Ağlayan ah edenlerin efgânı cihanı tutmuştur; timsahlar çanta, tilkiciler kürk olurlar; ceninler hamur edilip yüze sürülürler, kırışıklık alırlar; uğursuz yolların kalbinden kestiği bozkırlarda bülbül ve keklik yoktur; erkekler Kayseri-Bursa maçına iki verip, harıl harıl mark alırlar; kadınlar bigudilerini şöyle avuçlayıp karşı gecekonduların ara yerlerinde göbeklerini hoplata hoplata koşan itlâf ekiplerine beddualar yağdırırlar; bütün bunlardan mürekkep manzara iyice kararmıştır, çünkü dedem de ölmüştür. Yine de bütün bunların içinde sema üstümüze çökmemiştir, çünkü o adamlar çobanların sırtını sıvazlaya sıvazlaya, çocuk yanaklarını okşaya okşaya yeryüzünde gezerler.
İllâ ki bir mumun aydınlattığı mutmain bir çehreyle yazarlar. Ben okurum, ben yazarım, ben şiir düzerim; amma içimin geniş kevgirinde bir damla su birikmez. Onlar bir mumun aydınlattığı mutmain bir çehreyle yazarlar; ben bu yazıyı endişeli parmaklarımı kancık bir klavyede gezdirerek yazdım.
|