edward said'in attığı taş

 

 


Meydanlar ve bütün köşeler, doğruları söylediği için dokuz köyden kovulduğunu söyleyen insanlarla dolu. Ben onlardan değilim, benim böyle bir iddiam yok. Hem rekabet benim yapıma da itikadıma da uygun değil. "Dokuz köyden kovulmuş" yazarlardan olmaktansa, ben sağdaki melek fısıldadığında yazan yazar (soldaki meşgul!), Süleymaniye'den bahseden tek yazar veya İstanbul Kriterleri'nin yazarı olarak anılmayı tercih ederim. Can sıkıntısından Fransızca kursuna gidenlere, dişlerine tel taktırmış olduğu için utanan ve mecbur kalmadıkça konuşmamaya çalışan genç kızlara, kahvehane köşelerinde her gün evlatlarının hayırsızlığını konuşmalarına azık yaparak günü akşam eden yaşlı babalara, "başkan"ın konuşmasını yazmaya çalışırken tıkanan ve belki bir fikir verir umuduyla kitapları karıştıran danışmanlara, yazardan ilk ismiyle bahsedip yazarın bir cümlesini eleştiren ve böylece kendini iyi hissedenlere... Herkese ama herkese şunu anlatmaya çalıştık her yazıda: Dokuz köyden kovulmasına rağmen, hâlâ şehri bulamamış olanlar "doğruyu söyleyen" olamazlar. Doğruyu bulamamış, şehirli olamamış kişi doğruyu nasıl söylesin? Olsa olsa, kendince, yanlışları söyleyebilir "onuncu köy"ün sakinleri. Köylüler sadece yanlışları, şehirliler hem yanlışları hem de doğruları bilirler. Şehir bir çözümlemedir ve sorunları nasıl ve ne kadar çözdüğümüze şahitlik eder. Dünyayı yönetmeye kalkanların, trafiği bile yönetemediklerini görmek lazım: "İngiliz yayalar araçlardan hızlı. Londra trafiği saatte 4.5 kilometre hızla akıyor."1  İngiliz aklı trafik sorununu çözebilmek için, son çare olarak, 2003 Şubat itibariyle Londra trafiğini paralı yapma kararı aldı... Şehirlerin başı İstanbul'u sürekli olarak anmamızın nedeni budur. Dünyaya İstanbul'dan bakmayanlar büyük yanlışların içindeler veya başka hesapların. İstanbul derken, bir nostaljiden bahsetmiyorum, onca olan-bitenden sonra bitmeyenlerden bahsediyorum.

 

Zapataların ünlü lideri, "onurlu isyankar" Marcos, bir söyleşide, Porto Alegre'de yaptıkları forumun Seattle'daki küreselleşme karşıtı gösterilerden daha önemli olduğunu söylüyor ve bir özeleştiri yapıyordu: "Zira bu toplantı, bizi, solu hep sınırlamış olan çizginin ötesine geçmeye zorluyor. Oysa sol, genellikle 'hayır, hayır ve hayır' demekle yetinir, ancak hiçbir şey önermez ve alternatif sunmaz." İnsanın bir şeyin karşısında olmasından çok çok daha önemli bir şey var; o da insanın bir şeyin yanında olmasıdır. Hayat düşmanlık değil arka-daşlık üstüne kuruludur; onların kitaplarında yazmaz bu. ("Gavurluk yapmayın!" demek zorunda kaldığımız insanların, hayatı düşmanlık üstüne kurdukları rahatlıkla görülebilir.) Türkiye'nin hakikatlerinden bîhaber, Türkiye için temennilerinden başka verecek bir şeyi olmayanlar, Amerika'nın karşısında olabilirler, ama Türkiye'nin yanında değiller. Zamanında da Sırpların karşısındaydılar, ama Boşnakların yanında değillerdi. Acının ve direnişin sembolü Saraybosna ve Mostar'ı hatırlamamalarının nedeni budur. Yüzünü Kopenhag'a veya Orta Asya'ya dönenler, İstanbul'un yanında değiller. Bunun içindir ki Türkiye'de aynı şeylere karşı direnmek için çeşitli platformlarda buluşanların ortaya koyduğu ve koyacağı pek bir şey yok. Amerika ve İngiltere Irak'ı işgal ettikten sonra, yaşadığımız bölgede aydınlar arasındaki işbirliğini artırmak amacıyla, Doğu Kültür Platformu adı altında yola düşen entellektüelleri tebrik ediyor ve bölgemizdeki şehirlerden önce şu soruyu da ziyaret etmelerini rica ediyoruz: İstanbul'u anlayamayan Şam'ı veya diğer şehirleri nasıl anlasın? Mümkün müdür bu? Birikim Dergisi yazarının, Şam'da merhum Ali Şeriati'nin mezarı başında tasladığı bilgiçliğe; merhumdan "modern bilimle İslamiyet'i birleştirmeye çalışan önemli bir isim" olarak bahsetmesine tebessüm edip geçelim. Mollalara karşı çıkan herkesi laik, alınterinden bahseden herkesi solcu zannedenlere tebessüm etmeyelim de ne edelim?

 

israil askerleri yıllarca işgal ettikleri Güney Lübnan'dan çekilmek zorunda kaldıktan sonra, bölgeyi ziyaret eden Amerikalı yazar Edward Said'in, taş fırlatırken çekilmiş fotoğrafları uzun süre gündemde kalmıştı. Şam'ı ziyaret eden Türk entellektüellerinin de Edward Said gibi taş fırlatırken çekilmiş fotoğrafları yayımlandı gazete ve dergilerde. israil karşıtı olanlar, Filistinli çocuklar gibi israil askerlerine doğru -sembolik olsa da- taş fırlatan Edward Said'in fotoğraflarını gururla yayımlamış, her tarafa yapıştırmışlardı. Siyonistlerin öncülüğünü yaptığı entellektüeller ise, Edward Said'den "taş atan terörist" ve "şiddet düşkünü adam" olarak olarak bahsedip kendisini şiddetle eleştirmişlerdi. Ne var ki işin aslı, iki tarafın da zannettiği gibi değildir. Bir söyleşisinde ve yazısında Edward Said, o fotoğraflara açıklık getirir: Amerikalı bir beyzbol oyuncusu olan, kasları gelişmiş oğluyla, en uzağa taş atma yarışı yaparken çekilmiş o fotoğraflar. Olay yanlış anlaşılmış, siyasi bir tarafı yokmuş:

 

 

"Dokuz kişiydik. Oğlum ve nişanlısı, kızım ve arkadaşı, ben ve birkaç kişi daha ve Lübnan direnişinde yer almış bir rehber. Önce Khiam zindanlarına gittik. Burası bizim üzerimizde çok güçlü bir etki yarattı. Hayatımda pek çok rahatsız edici görüntüye tanık oldum ama bu muhtemelen en kötüsüydü. Tecrit hücreleri, işkence odaları. İşkence aletleri, kullandıkları elektrikli sondalar hâlâ oradaydı. Her yere insan dışkısı ve işkencenin kokusu sinmişti. Sözcükler dehşeti anlatmakta yetersiz kalır, o kadar ki kızım orada hıçkırarak ağlamaya başladı."

 

"Ardından doğru sınıra, Bab el Fatma, yani Fatma'nın Kapısı olarak adlandırılan, yüzlerce turistin dikenli tel yığınlarıyla yüz yüze kaldıkları yere gittik. 200 metre aşağıda yine dikenli tellerle çevrili bir gözetleme kulesi vardı. Tahminen kulenin içerisinde İsrailli askerler bulunuyordu ama onları görmedim. Oldukça uzaktı."

 

"Tüm bu olan bitenler arasında benim en fazla teessüf ettiğim, durumun komik tarafının anlaşılmaması. Varsayım şu: Ben birilerine taş atmışım. Ama orada kimse yoktu. Ve aslında benim oğlum ve oradaki gençlerden bazıları taşı kim uzağa atacak diye yarışıyorlardı. Benim oğlum görece daha iri yarı olduğundan -kendisi beyzbol oynayan bir Amerikalıdır- taşı en uzağa o fırlattı. Sonra kızım bana 'Baba sen Waida kadar uzağa atabilir misin?' diye sorunca tabii o bildik türden ödipal rekabeti canlandırdı. Sonra bir taş aldım ve fırlattım."2

 

Edward Said, anlaşılan o ki iyi atmış... Yıllardır Filistin'i kana bulayan israil sorunu hakkında, sadece gördüğü yanlışları cesurca seslendirmek dışında bir marifeti olmayan Edward Said efsanesi (hurafesi), Türk entellektüellerini daha uzun süre etkilemeye devam edecek görünüyor. israil'i eleştiren herkesi Filistin dostu, kendisini de Kudüs'ün dostu sanan entellektüeller hep tanıdığımız "çevre"lerden... Ne zaman hakiki bir şeyler kurmaya gelse sıra, bu bir yazı da olabilir bir cümle de, "merkez"den ne kadar uzak oldukları ortaya çıkıyor. Amerika muhalifliği de Amerika gibi bir hurafe! Amerika'ya karşı çıkanlar, zannedildiği gibi, hakikatı temsil etmiyorlar. Hurafe hurafeyle savaşıyor...

 

(İbrahim PAŞALI - İstanbul Kriterleri sf.13)

 


1. The Evening Standart
2. Edward Said, Yeni Binyılda Filistin Sorunu, s.31-32, Aram Yay.
Tercüme: Ahmet Cüneyt, Ali Kerem, Nuri Ersoy.

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !