::://
• 1/12/2006 - yaşamımı yitirdim. hükümsüzdür!
|
KİM HAYATINI KAYBETTİ?
Ömer Lütfi Mete - Halk'a ve Olaylara Tercüman, 29.11.2006
Genel olarak söylem, özel olarak da Türkçe konusunda az veya çok duyarlı kişi ve yayın organlarının bile sakınmayı başaramadığı tuhaf bir vefat haberi veriş tarzı hayatımızın rengini ölümcülleştiriyor:
..... kazada hayatını kaybetti... ..... hastanede hayatını kaybetti. ..... hastaneye götürülürken yolda hayatını kaybetti.
Bu Türkçesizliğe daha çağdaş (!) türevini ekleyelim:
..... yaşamını yitirdi...
İşin tuhaf tarafı, 'ikinci hayat'a inananların da, inanmayanların da aynı saçmalığı tekrardan kaçınmamaları...
..... hayatını kaybetti...
Hayatiyetini değil, hayatını kaybetti... Hayat kaybedilemez ki! Dünyevi imkan ve donanımlarla hiç kayıt altına alınamayan veya alınan hayatlar bile, pek çok boyutları ile evrenin bir yerlerinde varlığını sürdürürler. Öyleyse 'hayatını kaybetmek' sözü niye üretilmiştir? Hadi 'ölüm' kelimesinin soğukluğundan sakınmak istedik. 'Vefat' kelimesinin ne kötülüğünü gördük? Hele 'Hakk'ın rahmetine kavuştu' gibi, kültür ve inanç birikimimizin özetini yansıtan deyişi veya benzerlerini muhafazakarlarımız bile neden gönül rahatlığı ile kullanamazlar? Aslında 'hayatını kaybeden', son nefesini tüketen kişi veya kişiler değil; onlar hakkında herhangi bir duygu rengi yansıtamayacak kadar katılaşabilenlerdir. Sanki haberlerin dili, ille de buz gibi kayıtsız olmak zorunda. Özellikle de ölen kişi sıradan vatandaş ise haberi yazan veya okuyan kişi masadan düşüp kırılan bir bardaktan söz edercesine yabani bir ifadeyle vakayı aktarmaya özen gösteriyor. Fakat aynı haber adamı kazara siyasi veya ideolojik açıdan yakınlık hissettiği kişinin ölümünü bildirecek olsa hemen de edebiyat zorlamalarına kalkışır, duyurduğu vefat olayına kayıtsız kalmadığını sergilemeye çalışır. Kısacası medyayı fetheden sığlık, kabalık ve görgüsüzlük, sıradan vatandaşın ölümünü sadece istatistik kayıt durumuna indirmiştir:
..... hayatını kaybetti...
Bari 'nüfustan düştü' diyelim de tam ve yalnızca istatistik veri oluversin, başkaca hiçbir anlam ifade etmeyiversin. Hayatını kaybetmekte olan Türkçe'dir; Türk-İslam kültürünün yüzlerce yılda geliştirdiği incelik ve zarafettir; onunla beraber insaniyettir. Medyanın bu ruhsuz dili, hayatı kolayca yok olabilecek kadar değersiz görmenin dışavurumu olarak aynı zamanda cinayetleri de kolaylaştıran ve doğallaştıran derin bir hastalık... 'Çocuklar ders çalışıyor, müziği kısın' dediği için başlayan tartışma sonunda komşusunu öldürebilen kişi, arada tırmandırılan gerilim her ne olursa olsun bu toprakların ve bu kültürün sakini değildir. Bu kişi, medyanın ürettiği bir tür 'Dabbetülarz' (= yeryüzü devineni) olarak, karnını doyurmak için öldüren vahşi hayvandan aşağılaşmış yaratıktır. Manşetlik haberi; en itici, en tiksindirici, en ürkütücü, en sarsıcı olayda arayan ve bulan bir medya, insanoğlunun kendi helaki yolunda geliştirdiği korkunç nükleer silahlardan daha tehlikeli bir sektöre dönüştü. Bir yandan lisan-ı hal ile öldürmeyi doğal gören ve gösteren bu sektör öbür taraftan küresel bir ittifakla ölüm cezasını lanetleyebilmektedir. İlki bulanık-alkolik bilinçle sürdürülen bir tutum, ikincisi ise şartlanma düzeyinde bir tercihle benimsenen önkabul... Kur'an-ı Kerim ve önceki semavi kitaplar 'Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir' derken, ortalama medya adamının ana-dini ve ana-dili haline gelen 'Yükseltilen Değerler İdeolojisi', bireyin bireyi öldürmesini -aksini söyler gibi yapsa da- doğal bulup kanıksatmakta, kamu hukukunun bireye ölüm cezası vermesini ise vahşet diye dayatmaktadır.
|
yorum (3) :: yorum yaz :: bağlantı
|
• 12/11/2006 - ...
|
MUAZZEZ AKKAYA 'YI BULDUM
Ahmet Hakan - Hürriyet, 12.11.2006
Şair Sezai Karakoç’un meşhur "Mona Roza" şiirinde, Türk edebiyatının en mahrem akrostişi gizlidir.
Şiirin her kıtasının başındaki harfleri yan yana getirdiğinizde "Muazzez Akkayam" çıkar.
Karakoç, 1950’de Mülkiye’de öğrenciyken yazmıştır bu şiiri.
Ancak 2002 yılına kadar hiç yayınlamamıştır.
Buna karşın tam 50 yıl kuşaktan kuşağa aktarılmıştır bu etkileyici şiir.
60’larda daktiloyla, 70’lerde teksirle, 80’lerde fotokopiyle çoğaltılmıştır.
Bu efsane şiir, bir aşk acısının yürek burkan sesidir.
Şöyle başlar:
"Mona Roza siyah güller ak güller / Geyve’nin gülleri ve beyaz yatak / Kanadı kırık kuş merhamet ister / Ah senin yüzünden kana batacak / Mona roza siyah güller ak güller."
* * *
Ketumluğu, vakarı, onuruna düşkünlüğü, içe kapanıklığı, aşırı kırılganlığı ve küskün bir çiçek oluşuyla tanınan Sezai Karakoç’un, tam 50 yıl Muazzez Akkaya hakkında tek bir kelime etmesi tabii ki beklenemezdi.
Herhangi bir babayiğidin de Muazzez Akkaya konusunu Sezai Karakoç’a sormaya cüret etmesi de düşünülemezdi.
Bundan dolayı Muazzez Akkaya, Türk edebiyatının bir büyük gizi olarak kaldı.
Giz devam ettikçe de, efsane üretmeye meyilli tipler girdi devreye.
Neler neler anlatılmadı ki...
En meşhur hikáye şudur:
Güya Sezai Karakoç, Mülkiye’de okuyan Muazzez Akkaya’ya aşkını itiraf etmiş ama karşılık bulamamış, bunun üzerine "Mona Roza" şiirini yazmış, şiiri okuyan Muazzez Akkaya intihar etmiş.
Bu rivayet, "Sezai Karakoç da bu nedenle hiç evlenmemeyi tercih etmiş" diye bitiyor.
* * *
Dikkat! Dikkat!
Edebiyatımızın büyük sırrı çözüldü.
Nasıl mı?
Anlatayım:
Bundan bir süre önce bir yazımda Sezai Karakoç’un "Mona Roza" şiirine ve Muazzez Akkaya’ya şöyle bir değinmiştim.
O yazının yayınlanmasının ardından New York’tan bir e-posta aldım.
Şunlar yazılıydı e-postada...
"Selam Ahmet Bey... Ben New York’ta doktorluk yapıyorum. Muazzez Akkaya’nın kızıyım. Yazınız ailecek çok hoşumuza gitti. Annemin adını yazınızda geçirdiğiniz için çok teşekkürler. Ayşe."
Okuyunca "Vay be" diye haykırdım. Muazzez Akkaya’nın izini bulmuştum.
Hemen bir yanıt yazdım: "Lütfen anneniz hakkında biraz daha bilgi verebilir misiniz?"
Yanıt şöyleydi:
"Annem Mülkiye’de okumuş. Öğrenciliğinde çok güzel bir kadınmış. Grace Kelly tipinde. Pingpong şampiyonu olmuş okulda. Bugün anneme Sezai Karakoç’un aşkını ve şiirini sordum. Annemin bu aşktan ve şiirden haberi olmamış. Ama şunu anımsıyor: Paltosunun cebinde şairi meçhul aşk şiirleri bulurmuş! Babamla evlenirken babama bu şiirlerden söz etmiş, babam da şiir yazmaya kalkışmış annem için ama tabii ki çocukça şiirler olmuş bunlar. Annem Hazine avukatlığından emekli oldu. Maliye Bakanlığı’nda çalışırken babamla tanışıp aşk evliliği yapmışlar. 48 sene harika bir evlilikleri oldu. Maalesef geçen hafta babamı kaybettik."
* * *
Muazzez Hanım’ın Mülkiye’de okurken "pingpong şampiyonu" olduğunu öğrenince...
Hemen aklıma Sezai Karakoç’un "Ping-Pong Masası" adlı başka bir şiiri geldi.
Şiiri bulup okudum...
Şu dizelere dikkat kesildim:
"Ha Sezai ha ping-pong masası / Ha ping-pong masası ha boş tüfek / Bir el işareti eyvallah ve tak tak / Gözlerin ne kadar güzel ne kadar iyi / Ne kadar güzel ne kadar sıcak / Tak tak tak tak tak."
Gözümün önüne şöyle bir görüntü geldi:
Ezik ama onurlu Ergani çocuğu Sezai, uzak bir köşeden Muazzez’in pingpong oynamasını izlemektedir. Muazzez topa şımarık bir edayla vurdukça "Ha Sezai ha ping-pong masası" diye içlenmektedir.
Ne dokunaklı değil mi?
* * *
Hadi girin internete ve bu çok eski devirlere aitmiş gibi gözüken dokunaklı aşka nüfuz etmek için "Mona Roza" şiirini bulup okuyun.
50 yıllık büyük gizin aydınlanmasının hatırına...
Bir parça kederlenip aşka olan imanınızı tazeleyin.
Okuyun ve içinizi ısıtın:
"Yağmurlardan sonra büyürmüş başak / Meyveler sabırla olgunlaşırmış / Bir gün gözlerimin ta içine bak / Anlarsın ölüler niçin yaşarmış / Yağmurlardan sonra büyürmüş başak."
|
yorum (4) :: yorum yaz :: bağlantı
|
• 3/11/2006 - büyüklük başörtülülerde kaldı!

BÜYÜKLÜK, BAŞÖRTÜLÜLERDE KALDI
Murat MENTEŞ - Gerçek Hayat, 315
Amerika, Avrupa bir olup İslam ülkelerini işgal ediyor. Yalnızca Irak’ta 700 bin Müslüman katledildi. Afganistan’da cinayetler sürüyor. Filistin’de hakeza. Haçlı Seferleri, modern silahlarla sürdürülüyor.
Uygar batılılar, sadece şehirleri yerle bir etmekle yetinmiyorlar. İşkence ediyorlar, tecavüz ediyorlar, çocukları başlarından vuruyorlar…
Peki bize ne oluyor? Yani, Türkiye’deki irtica yaygaralarının, başörtüsü yasaklarının anlamı ne?
Bağdat’ta başörtülüler iğfal edilip, kafalarından vurulurken, Türkiye’de de başörtüsü yasağı uygulanıyor. Utanç verici. Kendine saygısı olan hiçbir siyasi birimin ya da kültürden, irfandan nasiplenmiş, hiç kimsenin girişemeyeceği, savunamayacağı bir işlem bu. Tam anlamıyla skandal.
10 yıldır sürüyor yasak.
Konuşulacak bir tarafı yok. Kim yasaklıyor, niye yasaklıyor, neden korkuyor, çok mu çaresiz kalmış, o yüzden mi yasaklıyor, delirmiş mi, nedir, çözmek imkansız.
Türkiye’de, vahşet katına yükselmiş bir ikiyüzlülüğün, yalancılığın, sinsiliğin, seviyesizliğin, budalalığın, ahlaksızlığın dolaşımda olduğunun delili olarak başörtüsü yasağını gösterebiliriz.
Çok acı.
Sümüklü kokonaların deliliğe varan şirretliği ve kuş beyinliliği yüzünden, bir milletin en zeki, en yetenekli, en çalışkan insanları toplum hayatından dışlanıyor.
Başörtüsü yasağının bize, Türkiye’ye neler kaybettirdiğini soran yok. Onbinlerce öğretmenden, doktordan, mühendisten, avukattan mahrum kaldık. Başörtülülere diploma vermediğimiz için, insanın kalbini zehirleyen sapıkça bir kapris yüzünden, ülkemiz neleri yitirdi, kimsenin umurunda değil.
Böyle bir sorumsuzluk olabilir mi? Türkiye kederli annelerin, üzgün, ümitsiz genç kızların ülkesi mi olmalıydı?
Başörtüsü Almanya’da, İngiltere’de de yasaklanıyor şimdi. Yasak, AIDS gibi, veba gibi yayılıyor.
Bizler, sivil vatandaşlar olarak, başörtülülerden utanıyoruz. Onların karşısında unufak oluyoruz. O kadar mahcubuz ki, dilimiz tutuluyor.
Çünkü oy verdiğimiz birileri, onlara 10 yıldır haksızlık ediyor. Çünkü biz, onların kovuldukları okullarda okuduk. Çünkü onların bizden daha çok hak ettikleri makamları işgal ediyoruz. Çünkü bize dokunmayan yılan, 10 yıldır onları zehirliyor. Çünkü başörtülüler, olağanüstü bir enerjiyle, bizim akıl erdiremediğimiz bir maneviyat imkanıyla, metanetle, Türkiye’deki hayatın, hayatımızın güzelleşmesine katkı sunmaya devam ediyorlar. Onlar bizden daha çok kitap okuyor. Hayatı, bizden daha iyi tanıyorlar. Onlara yaşattığımız acılar, yaptığımız haksızlıklar yüzünden dükkanlarımız yağmalayabilirlerdi. Arabalarımızın lastiklerini kesebilirlerdi. Şehir suyuna ilaç katabilirlerdi. Bizi taş yağmuruna tutabilir, sopalarla kafamızı patlatabilirlerdi. Yapmadılar. Büyüklük, başörtülülerde kaldı.
Koskoca adamlar, salyalar, tükürükler saçarak, küçüldükçe küçüldüler. Bin tane yalan söylediler, milyon tane dedikodu, trilyon tane iftira…
Batıyı çıngıraklı maymunlar gibi taklit etmeye dayalı bir uygarlaşma süreci olabilir mi?
İşte, batılılar katliam ve işkencede yarışıyorlar. Biz de mi yapacağız?
Bir tane köşe yazarı, Avrupa Birliği’ni, İsrail’i, ABD’yi eleştirmiyor. Cinayete, katliama, işkenceye, tecavüze… politika diyorlar, operasyon diyorlar. Sapıklığı ve caniliği, parfümlü kelimelerle maskeliyorlar. Batılıların yaptığı hiçbir zulme, eziyete, sapıklığa itiraz edemiyorlar. Bundan büyük şerefsizlik, soysuzluk olabilir mi?
Ne diyecekler? Şunu: "Bakın, İngiltere de yasaklıyor, demek ki doğru yapmışız!" Çünkü ahlakları yok, akılları, bilgileri yok. Hakikaten maymunlaşmışlar, yamyamlaşmışlar. Madem batının her yaptığı doğru, o halde, kaleminizi bırakın, tüfek alın, koltuğunuzu terk edin, savaş uçağın binin, Irak’ta siz de bebeklerin başlarına ateş edin! Siz de, gazetelerde "ABD ile aynı politikaları uygulamaktan" bahsetmeyi, "Başörtülüler bana ‘tacizcisin’ demek istiyorlar" gibi zıvanadan çıkmış, sapıkça laflar etmek yerine, bizzat katliam yapın!
İnsan, halkına, kardeşlerine, milletine bu derece nefretle bakabilir mi?
10 yıl geçti. Hepimiz 10 yıl yaşlandık. Ölenler oldu. Birçok ünlü de hayatını kaybetti bu 10 yıl içinde. Başörtülü olsun, başörtüsü yasakçısı olsun, öldüler. Kalan sağlar da ölüme epey yaklaşmış oldu.
Kimseyi ölümle korkutmaya, tehdit etmeye çalışmıyoruz. Sadece, dünyadaki yasak dünyada kalır, diyoruz.
Siz, bu zorbalıklarınızla, yasaklarınızla, katliamlarınız, işkencelerinizle, dünyayı cehenneme çevirmeye yemin etmiş gibi görünüyorsunuz, diyoruz.
Emin misiniz, son kararınız mı, diyoruz.
|
yorum (3) :: yorum yaz :: bağlantı
|
• 31/10/2006 - pistanbul?

AFERİN BİZE...
Ahmet KEKEÇ - Star, 30.10.2006
Hepimiz gururluyuz. 83 yılda, düşe kalka bir yerlere getirdik Cumhuriyetimizi. Evlerimize bayraklar asıyoruz. Marşlar söylüyoruz. Çok da iyi ediyoruz.
Bütün bunları ‘de-militarize’ bir atmosferde yapmayı isterdik ama, gelebildiğimiz demokrasi limiti şimdilik bu.
Benim sorunum, entelijansiya’daki fetiş cumhuriyet düşüncesiyle...
Hayır, ‘İngiliz monarşisi mi, Türk usulü cumhuriyet mi’ sorusunu artık anlamlı bulmuyorum. Aslında ‘anlamlı’ olabilecek bu soru, fetiş görünürlük nedeniyle anlamını (daha doğrusu ağırlığını) yitirmiş durumda.
Şimdi birileri çıkıp, ‘İran ve Irak cumhuriyetindense, İngiliz ve Avustralya halkı gibi monarşi rejimi altında inim inim inlemek istiyorum’ dese sayın cumhuriyet savcıları yakasına yapışacak.
İyisi mi buralara hiç girmeyelim.
***
Kendi payıma monarşiye karşıyım, cumhuriyeti ‘çağdaş’ ve ‘ileri’ bir telakki olarak düşünüyorum, ama ‘demokratik’ olmayan bir cumhuriyeti de, ‘süper yazar’ kusura bakmasın, pek tercihe şayan bulmuyorum.
Hele, cumhuriyetin biz şaşkınlar için ‘lütuf’ olduğu, cumhuriyetle birlikte Ankara’yı da mutlaka sevmemiz ve kutsamamız gerektiği görüşüne hiç katılmıyorum.
Ne cumhuriyet ‘karşıtlık ilişkisi’ içinde anlayacağımız (anlaşılması gereken) bir konudur, ne Ankara kutsal bir mekandır...
Bu nedenle, ‘Saltanatı yıktık, cumhuriyeti kurduk’ dediğimizde bir şey söylemiş olmuyoruz. Tıpkı ‘Ankara’yı başkent yaptık, bakın ne de güzel oldu’ dediğimizde bir şey söylemiş olmayacağımız gibi.
Saltanatı yıkıp yerine koyduğun şeyi ne yaptın, ne hale getirdin, ne kadar demokratikleştirebildin? Ankara’dan türeyen ideolojiyi halkla ne kadar buluşturabildin?
Mesele bu...
***
Ertuğrul Özkök’ün, ‘Entelektüel piyasa artık denetimsiz değil, ikinci cumhuriyetçiler korksun’ diyerek Hürriyet gazetesine konuşlandırdığı ‘süper yazar’ arkadaşımız, Yahya Kemal’in ‘Ankara’nın İstanbul’a dönüşünü seviyorum’ sözünü çok intikamcı bulduğunu, esasında cumhuriyetle sorunu olan kişilerin Ankara’yı sevmediğini, İstanbul’u tamamen iktidarsızlaştırmadan Ankara’nın gün yüzü göremeyeceğini yazıyordu.
Bir de sıfat bulmuş: Pistanbul.
Denilebilir ki, ‘Ankara iyidir, İstanbul kötü’ demenin binbir yolu var, bu Pistanbul esprisi de nereden çıktı?
Bilmiyorum.
Arkadaşımız bu yakıştırmada zeká ve ironi vehmetti herhalde. ‘Aman ne komik!’ deyip geçelim, üzerinde durmayalım.
Peki, Cumhuriyeti sevdiğimize inandırmanın yolu, orta halli bir bozkır kenti olan, başka da bir şey olmayan Ankara’yı sevmek ve kutsamaktan mı geçiyor?
Hem, Ankara’yı sevmek zorunda mıyız?
Bir rejimi sevmekle, bir kenti sevmek aynı şey midir?
***
Başkaları başka türlü düşünebilir ama, ben Ankara’yı sevmiyorum.
Sevemedim.
Ankara, düzenli trafiği, tayin edilmiş saatlerde caddeleri, bulvarları, sokakları dolduran memur kalabalığıyla bende olabildiğince uzak, olabildiğince soğuk, olabildiğince ‘kunt’ bir şehir duygusu uyandırıyor...
Şehir değil, kent.
İdeolojik bir nüans var aralarında.
Kendine özgü mimarisi, ideolojisi, kültürü, hatta diliyle Türkiye’den kopuk bir ülke olduğu için de Türkiye’nin sorunlarını çözemiyor.
|
yorum (0) :: yorum yaz :: bağlantı
|
• 27/10/2006 - medeniyetin yüreği
|

YÜREK MEDENİYETİ
Sami HOCAOĞLU - Yeni Şafak, 27.06.2006
Yunan akıl, Roma kas uygarlığıydı. Modern Batı ise ten uygarlığıdır. İslam medeniyeti yüreği temsil eder; yani yürek medeniyeti.
Yunan aklı kutsadı, Roma gücü. Modern Batı teni kutsadı. Birincisi yararı, ikincisi çıkarı temsil ediyordu. Üçüncüsü ise hazzı temsil ediyor. İslam medeniyetinin temsil ettiği şey hayırdır. O bir hayır medeniyetidir.
Bir medeniyetin neyi temsil ettiğini bilmek için, bayramlarını nasıl kutladığına bakmak yeterli.
Yunan, bayramı sahnede kutlardı. Anfi tiyatrolara doluşan insanlar, akıl yarıştıranların eserlerinin icrasına kilitlenirlerdi. Bu bir söz yarışına dönüşürdü. Bayramlar insanların tümünü kapsamaz, sadece seçkinleri kapsardı. Seçkinler için bayram, diğer kesimler için daha fazla ıstırap ve iş yükü demekti, daha fazla ezilme ve yorulma demekti.
Roma kolezyum ve arenalarda yaptı bayramı. Yunan nasıl söz yarıştırdıysa, Roma da kas, yani güç yarıştırdı. Maviler, yeşiller, gladyatörler, aç aslanlar, ölümle sonuçlanan vahşi düellolar güç yarışının araçlarıydı. Tek slogan vardı: Güçlü olan kazansın. Güç yarışı vahşet yarışına dönüştü. Böyle bir tasavvurun bayramında zayıfa, güçsüze, ezilene, yoksula yer olur muydu? Nitekim olmadı da…
Batı, bayramı hep haz olarak algıladı. Bireyciydi, onun için bayramı da bireysel bir haz yarışına dönüştürdü. Bu anladığımız manada bir bayramın intiharı olduğu içindir ki, Batı'da bayram intihar etti. Hazzı artırmak için tene yatırım yaptı. En iyi, en çok haz verendi. Böyle bir tasavvurda, hazzı azaltan her şey kötüydü. Dolayısıyla güçsüz, muhtaç, yoksul, ezilen hazza limon sıkan unsurlardı. Zaten tene ve hazza tapan bir toplumda sevgi ve şefkatin zemini yok olurdu, öyle de oldu. Batı, nefsi alabildiğine azdırmanın öbür adı olan tatil tasavvurunu, bayramın yerine ikame etti.
İslam bayramı mabedde başlatıp toplumun kılcal damarlarına kadar ulaştırdı. Bayramı mabedde başlatması, sevinç ile Allah arasında bağ kurmak içindi. Hatırlayalım vahyin ölümsüz ifadesini: "Güldüren de O'dur, ağlatan da O; öldüren de O'dur, dirilten de O." Bu bağ sayesinde sevinç hayra dönüşecektir. Eğer sevinç ile kutsal arasında bağ kurulmazsa, sevinç hazza dönüşür. Bu da hayvani ve şehvani bir hedonizm demektir.
Bayramın 'namaz' olmasının hikmeti budur. Böylece bayram ibadet olmuş olur. Bayram dua olmuş olur. İbâdî bir dua ile başlayan bayram, fiili bir dua olarak devam eder. Bayram namazında alınan fazladan tekbirler, cennetlik bir müminin ebedi saadet diyarına girer girmez vereceği ilk tepkiyi ifade eder: Allahuekber! Bunun anlamı, "Bu kadar büyük bir ödülün sahibi, ancak büyüklüğüne payan olmayan bir Allah olabilir!"
Bayramlar, cennetteki sevincin çok küçük bir numunesidir. Kur'an bir nimettir. Kur'an'ın getirdiği Ramazan bir nimet, Ramazan'ın getirdiği bayram bir nimet, bayramın getirdiği sevinç, şefkat ve infak bir nimet. Yani bayramlarımız bir nimetler meşheridir. Bayramlarımızın şehirlerde bir şehrâyin olması bu yüzdendir. Verilen mesaj açıktır: Bir aylık bir çabanın dünyadaki ödülü bayramdır. Cennet, ömürlük çabanın uhrevi ödülüdür.
Aklı kutsayan Yunan'a, gücü kutsayan Roma'ya, teni kutsayan modern Batı'ya karşı İslam yüreği kutsadı. Yüreği kutsamak, yüreğin en soylu meyvesi olan sevgiyi kutsamaktır. Bu yüzden varlığın zirvesi, sevginin zirvesi oldu: Allah.
Kur'an lisanında bir kelimenin kök anlamını bulmanın en sağlıklı yolu, o kelimeyi oluşturan üç temel harfin tüm kombinezonlarının ortak anlamını bulmaktan geçer. Mesela Allah kelimesinin kök anlamını bulmak için kelimenin temel harfleri olan e-l-h ile oluşturulan: e-l-h, v-l-h, v-h-l, e-h-l, l-e-h, l-h-v, h-l-v, h-v-l formlarına bakmak gerekir. Bu formların tümü, tek bir anlama çıkar: Sevgi. Besmelemiz, bu yüzden Tanrı tasavvurumuzun da ifadesidir: Özünde ve işinde şefkat ve merhametli olan Allah adına…
İslam bu yüzden yürek medeniyetidir. İslam'ın Tanrı tasavvuru, sevgiden neşet eder. İslam'ın bayramı da, şefkat ve merhametin zirve yaptığı zamanlardır. Bizim medeniyetimizde bayram, tatil değil, muhabbet mesaisidir. İnsanlar yürek avcılığı yaparlar. Özellikle de mahrumların, düşkünlerin, güçsüzlerin, yoksulların ve hatta ahirete göçenlerin.
İslam yılı, bayramdan bayrama dönen bir zaman tasavvuruna yaslanır. Bu yüzden "bayram" anlamına gelen ıyd ile, "döngü" manasına gelen avd (avdet, aid, aidat, âdet) aynı köktendir. Yine, "ıyd" ile "ahiret" anlamına gelen mead aynı köktendir. Biz bayramlarımıza sadece dirilerimizi değil, ölülerimizi de ortak ederiz. Çünkü biz ıyd ile mead arasında, yani bayram ile ahiret arasında kopmaz bir bağ kurarız.
Biz bayramı muhabbet mesaisi olarak gördüğümüz için, zamanı da iki bayram arası olarak algılarız. Biz bayramı gözlemekle, Ramazan'ı, orucu, sadaka-i fıtrı, kurbanı, yani ibadeti, yardımı, muhabbeti, şefkati gözlemiş oluruz. Yani. Bizim bayram sevincimiz hazzın verdiği zehirli bir sevinç değil, hayrın verdiği sevinçtir: Yoksulu gözetmenin, yetimi sevindirmenin, düşkünü tutmanın, güçsüzü kollamanın, zayıfı
desteklemenin, muhtaçla paylaşmanın sevinci…
İslam, işte bu yüzden 'Yürek Medeniyeti'dir.
| |
yorum (0) :: yorum yaz :: bağlantı
|
|